Metehan Şahin

Metehan Şahin
@mchtrncs
Puan vermedi
İyilik ve kötülük, insanoğlunun binlerce yıldır verdiği bir savaş. Bu savaşın çok çeşitli vücut bulduğu milyarlarca versiyon… İşte Steinbeck de Cennetin Doğusu’nda bu versiyonlardan birini etkili bir şekilde sunuyor okurlara. İnsanı insan yapan en önemli özelliklerden biri tercih yapabilme yetisidir. Hepimiz içimizde bulunan iyi ve kötünün çatışmalarını hissederiz. Sürekli bir savaş içinde olduğumuz bu döngüde eylemlerimiz tercihlerimize göre şekillenir. Bizi diğer canlılardan ayıran tercih edebilme yeteneğimiz, kendimiz ve çevremizin hayatı üzerinde büyük veya küçük birtakım etkiler yaratacaktır. Herkes içgüdülerini yönetmeyi beceremeyebilir. Belki doğuştan bu yetenek bize bahşedilmiştir ya da sonradan edinmişizdir. Lee ve Samuel erdemleri sayesinde diğerlerinden daha iyi bir şekilde yönetmektedirler. Yaptığımız eylemleri, davranışları birilerinden takdir almak amacıyla yapmak iyilik midir? Eğer lehimize bir amaç uğruna yapıyorsak aslında kötülük mü yapmış oluruz? Kimi insan doğuştan kötü olabilir. Steinbeck bu durumu hilkat garibeliği olarak ele alır. Bir insanın doğuştan vicdanı yoksa eksiktir onun gözünde. Bu düşüncesinde de oldukça haklıdır. Kişi yaptığı kötülüğü normal görecektir. Çünkü hiçbir zaman bundan dolayı kendini sorgulamamış olacaktır. İçgüdülerini yönetme erdeminde ustalaşmış kişiler diğerlerinin aksine Kate’in bir hilkat garibesi olduğunu ilk görüşte hissedip anlayabilirler. Puan: 8,5/10 – Cennetin Doğusu-John Steinbeck
Cennetin DoğusuJohn Steinbeck · İletişim Yayınevi · 202411,5bin okunma
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Adolphe- Benjamin Constant
Puan vermedi
Kitap, büyük ölçüde fikirler üzerine kurulu; yoğun diyaloglardan ziyade ana karakterin iç dünyasında gelişen çatışmalarla ilerleyen bir yapıya sahip. Bu nedenle okurken metnin içine tam olarak giremediğimi belirtmeliyim. Günümüzde sıkça karşılaştığımız aşk —ya da sözde sevgi, her ne ad verilirse verilsin— bu romanda oldukça çarpıcı bir örnekle karşımıza çıkıyor. Birinin bizi koşulsuz sevmesi gerçekten yeterli midir? Bir insanın hayatını kökten değiştirdikten sonra “sevgim bitti, özgürlük istiyorum” diyebilmek ne kadar mümkündür? Benjamin Constant, bu soruları ana karakter üzerinden etkili biçimde yansıtarak, pek çok okurun Adolphe’tan tiksinmesini sağlayacak bir kurgu kurmayı başarmıştır. Bunun bu denli gerçekçi olmasının nedeni, yazarın kendi hayatından esinlenmiş olması, hatta belki de doğrudan yaşadıklarını aktarması olabilir. Ellénore’un sevgisi gerçekten bir sevgi midir, yoksa bir arayışın sonucu mudur? Ters bir perspektiften bakıldığında bu soruları sormak da mümkündür. Ancak sonuçta ilişkilerin temelinde karşılıklı emek vardır. Bir taraf çabalayıp fedakârlık yaparken, diğer taraf konfor alanından çıkmıyorsa, bu durum kaçınılmaz olarak derin yaralar bırakır. Tıpkı Ellénore’un yaşadıkları gibi. Ne kadar hayatımıza aldığımız insanlar konusunda seçici olmaya çalışsak da bazen Adolphe gibi kendi amacı için yaşayan birinin hayatına girip, onun hedefi hâline gelebiliriz. Ulaşıldıktan sonra ise anlamımızı yitirebiliriz. Sanırım bazı şeylerin yaşanması gerekir. Bu süreçlerden kaçınmaya çalışmalı; eğer kaçamıyorsak da en azından yaşananlardan ders çıkarmayı bilmeliyiz. Puan: 7,5/10 – Adolphe, Benjamin Constant
AdolpheBenjamin Constant · İletişim Yayıncılık · 2017486 okunma