Bu kitaba başlarken aslında çok daha farklı beklentilerim vardı. Ama o beklentileri karşılamayı reddettiği gibi elimden tutup bana başka seçenekler sundu.
Öncelikle yazarın dilinden bahsedecek olursam, kesinlikle çok akıcı, sade ve gerçekçi. Kitap boyunca sizi bir şeye ikna etmeye çalışmıyor, vermek istekilerini karakterler aracılığı ile siz zaten alıyorsunuz. Karakterler kendi içinde hem bir şekilde tam hem de gelişen karakterler. Tıpkı hepimiz gibi. Size kitap boyunca yoğun bir olay örgüsü sunulmuyor, siz bir maceraya eşlik etmekten çok çocukken oynadığınız ve sizin için çok önemli olan o oyunların dünyasına geri dönüyorsunuz.
Karakterlerin bütün düşündükleri ve önem verdikleri şeyler belki yetişkin halinizle size saçma gelecekse dahi kitabı okurken bu aklınızdan bile geçmiyor. Onlar için önemli olan sizin için de önemli hale geliyor.
Kitap boyunca yaşama ve yaşamaya çalışmaya verilen değer beni çok memnun etti. Üstelik bunu devamlı bir şekilde ölümü hatırlatarak yapmıyor, hali hazırda yaşayanların üzerinden yapıyor. Yazar bunu yuva kurma derdinde olan bir kızıl gerdan üzerinden, tek derdi ağaçlarda dolaşıp fındık fıstık yemek olan bir sincap üzerinden, toprağından çıkıp güneşi görmek için sabırsızlanan bir gül tohumu üzerinden yapıyor. Ve bence bu çok ama çok değerli.
Ciğerlerin acıyana kadar koşup, patlayana kadar yemek yiyerek şişmanlayan çocukların yaşama tutunması, yaşamı bir mucize olarak, sihir olarak görmeleri her şeydi.
Birbirlerine duyduğu sevgi çok narin, çok saftı. Öyle ki sevgi eğer bu şekilde değilse gerçekten sevgi midir diye düşündürttü bana.
Normalde klasik kitaplarda yoğun bir şekilde dönem inancı ya da yazarın bulunduğu toplumun inancı çok yoğun bir şekilde verilir. Ama bu kitapta yoktu. Tabii ki bahsi geçti ama sizi bunaltan ya da size doğrusunu