Öte yandan,
gerçek rakamlar ülkeden ülkeye değişiklik gösterse de, bir Üçüncü Dünya ülkesindeki özel mülkiyetin ve parasal kaynakların %70 ila %90’ı, o ülke nüfusunun %1’inin elindedir.
Bizi, bir şeyler satın almanın toplumsal bir görev olduğuna, dünyayı yağmalamanın
ekonomi için iyi olduğuna ve dolayısıyla bunun yüksek çıkarlarımıza hizmet
ettiğine ikna etmek için de hiçbir fırsat kaçırılmıyor.
Bizi, küresel kültürümüzün gittikçe artan miktarlarda yakıt ve bakım gerektiren, sonunda
etrafındaki her şeyi tüketecek ve artık kendi kendini yutmaktan başka çaresi
kalmayacak devasa bir makineye dönüştüğümüz bir noktaya getirdiler.
Dünya kaynaklarının oburca tüketimini neredeyse azizlik mertebesine
çıkardığımız, çocuklarımıza dengesiz hayatlar süren insanları örnek almalarını
öğrettiğimiz ve nüfusun büyük bir kısmını seçkin bir azınlığa köle olarak
tanıttığımız sürece bela arıyoruz demektir. Ve bela da bizi bulur.
Oysa bu sistemi besleyen, herhangi bir komplodan çok daha tehlikeli
bir şey. Küçük bir insan grubu tarafından değil, neredeyse Tanrı kelamı haline
gelmiş bir kavram tarafından besleniyor: Ekonomik büyümenin tüm insanlık için
yararlı olduğu ve büyüme ne kadar yüksek ise yararlarının da o kadar yaygın
olacağı düşüncesi.