Toplanın, size muhteşem bir yazardan ve onun harikulade romanından bahsedeceğim. Aslında kitabı okurken niyetim inceleme yazmak değildi. Fakat bu kitapla ilgili bir şeyler yazmazsam benim gözümde esere haksızlık etmiş olurum.
Öncelikle Burhan Sönmez, bu kitabı okumaya başlayana kadar adını bile duymadığım bir yazardı. Muhtemelen büyük çoğunluğunuz da yazarın adını ilk defa şimdi görüyordur. Sakın endişeye kapılmayın, geç kalmadınız!
Burhan Sönmez, daha kitabın başından itibaren öyle güzel bir dil kullanıyor ki, tam bir edebiyat şölenini elinizde tuttuğunuzu hemen anlıyorsunuz. Yazarın dile bu kadar hakim oluşu, sade bir üslup kullanmasına karşın yoğun ve sembolik anlatımları okura ustaca geçirmesi, vermek istediği mesajın bir kısmını okurun önüne sunup bir kısmını okurun çabasına bırakması, sapına kadar gerçek bir hikayeyi masalsı bir anlatımla sunması ve aynı anda birden fazla konuya değinebilmesi beni ziyadesiyle şaşırttı.
Garip bir bilgi daha vereyim size, sonra uzatmadan kitabın konusuna değineceğim. Yazarın bize sunduğu edebiyat şöleni öyle bir noktadaydı ki, kitabı beraber okuduğumuz arkadaşımla aramızda şöyle bir diyalog geçti: "Hani küçükken sevdiğimiz çikolatayı veya şekeri hemen bitmesin diye ağzımızda eritiriz ya, işte bu kitabı okurken de öyle yapmak istedim."
Kitabın ismi, "İstanbul İstanbul." Yani iki tane İstanbul. Madalyonun iki yüzü gibi. Yer altı ile yer üstü gibi. İyilikle kötülük gibi. Yaşamla ölüm gibi. Acıyla tatlı gibi. Mutlulukla mutsuzluk gibi. Bu kavramları gereksiz yere çoğaltmıyorum. Bu kavramların her biri kitapta kendisine yer bulmuş ve çoğu aynı cümlenin içerisinde birlikte yer almış. Yazarın ustalığı da tam olarak bu noktalarda kendisini göstermiş.
Bilirsiniz, vakti zamanında çoğu kişi İstanbul Haydarpaşa garından "Seni yeneceğim