• Senin için parmağımı oynatmazken (sana tiyatro bileti bile alıp getirmem) eller için her şeyi yaparım ben
  • Birbirinden nefret eden ve birbirinin varlığına tahammül edemeyen bu iki benlikle yalnız kaldığımda çıldıracak gibi oluyorum...
  • Canavarların çocukları olmaz..
  • JÖN TÜRK

    Yeni Osmanlılar, yahut «Genç Osmanlılar»... «Genç Türk» mânasına meşhur (Jön Türk) klişesinin çerçevelediği züppeler sınıfı işte bu ilk çekirdekten türeme...

    Ondan evvel de Abdülmecid'e suikast tertiplemeye kalkan -Kuleli vakası- bir «Genç Türk» topluluğu var.

    Eserimizin başında ve İkinci Abdülhamid'in ilk gençlik safhasında kalın hatlarla ele aldığımız bu teşekkülü, şimdi Makedonya istikametinden ve sözde Türklerden gelen yıkıcı darbenin ilk plânını kurmuş olması bakımından tam yeri gelmiş olarak biraz daha aydınlığa çıkarmalıyız.

    «Genç Osmanlılar», Şeriatle müttefik gördükleri Padişaha, dolayısiyle üzerinde hiçbir muhasebeye girişemedikleri ve yalnız Batı dünyasının şatafatlı ve Doğu âleminin boynu bükük dış planlarına göre hüküm verdikleri şeriate karşı bir hareket kadrosu ve en adi tarafından hürriyet işportacılığı esnafı... Kadrolarının ana uzuvları, belirtmiş olduğumuz gibi, Namık Kemâl, Ziya Paşa, ilk gazetecilerden Agah Efendi ve Prens Mustafa Fazıl... Vatan ve hürriyet davaları adına bu klişeleri nâralaştırmaktan başka bir şey bilmez, basit tebliğ şairi Namık Kemal; felsefi ukalâlikları sanat zanneder ve tasavvufu harabatilik bilir; fikirde ve şiirde tekerlemeci Ziya Paşa; ilk mektep heveskarlarından daha acemi ve iptidâi gazeteci «Tercüman-i Ahval» sahibi Agâh Efendi; ve henüz imtiyazlı bir vilâyetken Hidiylik ve emaret gibi bir şey olmasına sebebiyet vereceği Misir lokmasını kaçırdığı için hamiyet damarı kabaran sefil ve riyâkâr Prens Mustafa Fazıl...

    Bunlar hürriyetcidir, ıslahatçıdır, meşrutiyetçidir, ruhlarının gizli bir noktasında şeriat icabı sandıkları kötü idareden şikâyetçidir, fakat hem kendi özleri, hem de yabanci medeniyet karşısında derinliğine hiçbir idrak sahibi değil...

    Tanzimat ve Tanzimat sonrası Münevveri, İslâmın yanlış anlaşılma ve tatbik edilmesini dâva edeceği yerde, dilinde sahte bir tevhid kelimesi, bizzat İslâmı dâva etme yoluna girmiş körkütük taklitçi bir cehalet ve hamakat timsalidir.

    Bu hayati cümleye eklenecek söz şudur ki, o gün bugün, gıdasını sadece cehalet ve hamakatten alan devrimci küfür, işte bu ilk sürfelerden çıkma, türeme ve üreme... İman ve İslâm cephesi, şimdiye kadar bunların karşısına, maskelerini düşürücü, menşelerini gösterici ve mahiyetlerini tespit edici (ideolojik) ölçüler bütünüyle çıkamamış ve yalnız Ulu hakan İkinci Abdülhamid Handır ki, seziş plâninda da olsa, bunların sahteliğini anlamış, zehirli tesirlerine karşı koymuş; ve bin kere tekrarlasak yine azdır ki, sırf mizacındaki yufkalık yüzünden onların köklerini kurutamamış, aksine oyununa gelmiştir.

    İlk hürriyet işportacılarının ne boş ve meselesiz adamlar olduğunu anlamak için Prens Mustafa Fazıl'ın Abdülaziz'e yazdığı mektupdan şu satırlara dikkat ediniz:

    «Bizde şimdiye kadar az mi reform vaad edildi? Hem bu reformlar tatbik de edildi... Ve hâlâ, kulunuz şu satırlari yazarken gene de yeni reformlar vaid olunmakta değil midir?..

    Fakat bu reformlar artık ihtiyacı karşılayamaz. Bundan ötürüdür ki, biz, bugün bir derece daha ileri gidip bu resmî arîzamızı Padişahımızın ayakları ucuna kemal-i ihtiram ile koyuyoruz.

    Şevketlù Padişahım...

    Devletin idare usulünü değiştirerek devletinizi kurtarınız! Osmanlı devletini hür nizamlarla süsliyerek devleti halas diniz!

    Bu hür nizamlar sahih, geniş ve verimli olmalıdır. Kuruluşunda da, devamında da her türlü garanti temin edilmelidir. Evet Padişahım, böyle bir hür nizam, İslâmların ve hıristiyanların bütün hak ve vazifelerde eşitliğini tanıyacağından bugün Avrupalıların hâkim ile mahkûm arasında kurabileceğine inanmadıkları âhengi ve itidali meydana getirecektir.

    Şevketlû Efendim;

    Şimdiden görüyorum ki, sizin müsteşarlarınız olan hainler ve cahiller «hür nizam» dan bahsedişimi yine başka başka mânålara çekeceklerdir. Onlar;

    Hür nizam, Padişahın istiklâl ve kudretini elinden alıp hükümdarlığı âdi bir âlet haline sokar, alçaltır.

    Diyecekler...)

    Abdülaziz hükümeti, toplantıları, fiyakaları, bağırıp çağırmaları ihtilâl tekniğinden uzak olan bu toy adamları çabucak enseleyiverdi. Namık Kemal ve Ziya Paşa'yı birer memuriyetle dışarıya göndermeyi tasarlarken Prens Mustafa Fazıl'ı hemen Türkiye'yi terketmeye davet ettiler. Mısır'ın sömürücülüğü makamını elinden alanların kendisine verdiği milyonlarca İngiliz altıniyle Paris'e giden Mustafa Fazıl, sırf saray tarafından himaye edilmediği için saraya düşman olarak aynı düşmanlığı besleyen Hürriyet nåracılarini, Abdülaziz'e karşı silah diye kullanmak üzere Paris'e çağırdı. Her ihtiyaçları Prens tarafından görülmek kaydiyle Paris'e gidenler, Ziya Paşa, Namık Kemal, Suavi, Agâh Efendi ve ayrıca birkaç silik şahıs... «Genç Osmanlılar» in temel taşları olan bu insanlar, Paris'te, Prensin parasiyle, Abdülåziz aleyhine yaylım ateş neşriyata giriştiler. Bu neşriyatın saray üzerinde uyandırdığı kötü tesiri rahatlıkla istismar eden Mısır Valisi İsmail Paşa, bu makamın kendi sülâlesine geçirilmesini ve bir müddet sonra da sıfatının hidivliğe çevrilmesini kolayca sağladı. Böylece, Mısır'ın devletlûsu olmak muradını besleyen, Firavunlardan daha zalim hürriyet istismarcısı Prensin Türkiye'ye ilk hizmeti Misır'ı kaybettirmeye vesile olmaktan ibaret kaldı. Prensin, devlet zaafını meydana çıkarmakta bilmeden vesile olduğu måhut rolü içinde ne kadar samimiyetsiz, hattâ dâva ahlâkı bakımından alçak bir adam olduğu kısa zamanda meydana çıktı. Abdülâziz'in Paris seyahati sırasında Fransa Zaptiye Nazırı «Jön Türk» lere Paris'ten çıkıp gitmelerini ihtar etti. Namık Kemal ve Ziya Paşa Londra'ya geçtiler. Öbürleri de (Jersey) adasına ve Belçika'ya sığındı.

    Prens bu hale karşı seyircidir ve sinsi sinsi bir plân tâkip etmektedir.

    Nåmık Kemal ve o zaman Bey olan Ziya Paşa, Londra'da «Hürriyet» gazetesini çıkarmaya başladılar. Fakat hem Prensin para yardımı eksilmeye başlamış, hem de nâzik anlarda daima olduğu gibi «Genç Osmanlılar» arasına ihtilâf düşmüştü.

    Nâzik ân... Zira Hürriyet davasının patronluğunu eden Prensin kendilerine feci bir ihaneti karşısındadırlar. Prens Mustafa Fazıl, Abdülaziz'in Paris seyahatinden ve (Jön Türk) lerin Paris'ten çıkıp gitme ihtarını almalarından hemen sonra Abdülåziz ile anlaşmış, İstanbul yolunu tutmuş, üstelik Sultandan bir de nâzırlık koparmıştır. Ya peşi sıra Avrupaya sürükledikleri ve sultana karşı hürriyet mücadelesine memur ettikleri?.. Onları da gurbet illerde on parasız, aç ve biilâç, yüzüstü bırakmakta tereddüt göstermemiştir.

    Fakat bu hâdise, sahte idealist Misirli Prensin kötü ahlâkını gösterse de, Avrupalarda kimsesiz ve sahabetsiz bıraktığı sahte kahramanlar hesabına herhangi bir merhamet hissi uyandıramaz. Zira onlar da, aşağılık patronlarının arkasından Sultana af dileklerini sunacaklar, affedilecekler ve teker teker İstanbul'da arz-i endam edip cazibeli rütbe ve memuriyetlere konacaklar, bu hallerinden utanmıyacaklar ve ileride Abdülhamid'e karşı daha şiddetli bir mücadeleye koyulacaklardır.

    Namık Kemal'in «Hürriyet» gazetesiyle alâkasını kesmesine ait şu mektup, hem onun, hem de dåva arkadaşlarınin ne zayıf karakterde insanlar olduğunu belirtmeye yeter:

    «Bir zamandanberi Arif imzasiyle neşir buyrulmakta olan Hürriyet'in ne tahririnde ve ne de efkârında bizlerin iştirakimiz olmadığı malûm-u devletleridir. Bu hakikati, yani Hürriyet'le beynimizde bir alâka ve münasebet olmadığını göstermek için şu ilânın gazetede neşir buyurulması mūstercadır (rica olunur). Arkadaşlar dahi bu arzuda bulunarak vaktiylo gazeteye imza koyduğum cihetle keyfiyotin taraf-1 âlilerine tebliğini vesatet-i acizaneme havale ettiler. Yine her halde emir ve irade efendimizindir.
                     
                            7 Kânunusani 1870
                                        Kemal>>

    Artık ikinci faslı İkinci Abdülhamid devrinde açılmak üzere ilk aGenç Osmanlıları denemesi sona ermiştir. «Genç Osmanlılar, davranışının dolayısiyle doğurduğunu kabul edebileceğimiz ilk fiili eser, aynı fikir zeminine bağlı Midhat ve Hüseyin Avni Paşaların biçare Sultan Abdülâziz'i ecnebi himayesinde tahttan düşürmeleridir.
    Necip Fazıl Kısakürek
    Sayfa 425 - sh:425-429 YEDİNCİ FASIL HÜRRİYET
  • "Bugün mektup gelmedi ama korkmuyorum, Milena, lütfen beni yanlış anlama, bazen böyle anlaşılsa bile, gerçi çoğunlukla böyle anlaşılıyor, seninle ilgili asla bir endişem yok; bu sadece bir tür zayıflık, kalbin keyifsizliği ama her hâlükârda o kalp ne için attığının farkında."
  • Huriye ekmeği bölmeden, ocağa odun atmadan ve daha bir sürü işi yapmadan önce "pisimlay" diye bilmediğin bir sözcük söylüyordu. Daha sonra tanıyacağın herkesin dilinden düşürmediği bu sözcüğün "Bismillah" demek olduğunu çok sonra anladın. Bir fenalığı kilitlemekti pisimlay, dünyanın anahtarıydı. Ateşin yanmasını, yoğurdun mayalanmasını, güneşin doğmasını, Munzur Nehri'nin çağlamasını sağlıyordu. Birinin başına bir şey gelse, sözgelimi atı hastalansa, çocuğu düşüp dizini kanatsa, askerdeki nişanlısından yedi haftadır mektup almamış olsa, bir işi muhakkak pisimlaysız yaptığı için olurdu.
    Sema Kaygusuz
    Sayfa 68 - Metis Yayınları