• Hepimizin bir şeylere karşı sorumlulukları var; eğitim görmek, bir işte çalışmak veya birisine göz kulak olmak. Bunlara ne kadar "sorumluluk" diyebiliriz ki? Bize verilen onca sorumluluk arasında kaçında seçim yaptık? Bunu biliyorsunuz; bilmeseniz bile eninde sonunda öğreneceksiniz. Çünkü, buna mecbursunuz.

    Kitabın konusunu ilk öğrendiğimde kafamda çeşitli konular canlanmıştı. Zweig konuyu bu sefer daha büyük ele alır diye düşünmüştüm ama yine tarzını bozmadan en gerçekçi ve farklı bir biçimde Vicdani Redciliği tüm dünyaya anlattı.

    Şiddetin her türlüsüne karşı olan bir çiftin derdi askere gitme zorunluluğudur. Uzun zamandır bu çağrıdan kaçan karakterimiz sonunda bir mektup ile yaşantısı allak bullak olur. Yapmak istemiyor! Gitmek istemiyor! Ama korkuyor. Seçim yapma hakkı yok. Yapmak zorunda! Gitmek zorunda! Ama istemiyor. İstememek en doğal hakkı zaten.

    Kitap, bu meseleyi olabildiğince doğal anlatmaya özen göstermiş. Çünkü ortada sadece bir çift var. Böyle bir konuyu başkaları ayrıntı koya koya, karakter ekleye ekleye genişletirken, "Mecburiyet" kısıtlı sayfalarının arasında sadece sıradan bir kaç kişinin, karşılaştığı mektuba verdiği tepkiyi anlatıyor. Ve bunu çok iyi yapıyor. O karakterin korkusunu sonuna kadar hissediyorsunuz, çünkü o gerçek biri. Kafasındaki sorulara yanıt oluyorsunuz, çünkü zaten o soruların/cevapların neler olduğunu gayet iyi biliyorsunuz. Bu kitap, bu kitabın içindeki tüm mecburiyetler gerçek. Ama işte, gel gör ki, bu bir kitap. Okumak zorunda değilsiniz.
  • mektup yaz, telgıraf çek, telefon et
    geliyorum, geliyorum, geliyorum de,
    ölüm, uslandır beni
  • Züleyha, Yusuf'a bir mektup yazmaya başlayınca
    Yusuf diye başladı,
    Yusuf diye bitirdi.
    Gördü ki hitaptan öteye geçemedi.
    Anladı ki aşkın nâmesinde ser-nâmeden öte kelam yok.
    Ve Züleyha'nın lügatında Yusuf'tan öte sözcük yok..


    | Nazan Bekiroğlu
  • Sevgili Bilge.
    Bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım. Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve bir çok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanmadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. Sana, durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım. Bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de. 
  • Senin çok seyrek görülen, özellikle güzel, sessiz, hoşnut, olumlayıcı bir gülümseme tarzın da vardır ki, yöneldiği kişiyi çok mutlu edebilir.
  • 10 AĞUSTOS 1915
    GELİBOLU (Bir Anzak askerinin Çanakkale’den ailesine gönderdiği mektup. Çok etkileyici,şehitlerimizin aziz hatırasına...)

    Sevgili ve bir zamanlar mutlu ailem.
    Gelibolu cehenneminden hepinize merhaba! Bu mektubu size yazmak niyetinde değildim. Aslında ben artık kimseyle konuşmak kimsenin, kimsenin yüzünü görmek istediğimden de emin değilim. Hem siz benim buraya cehennem dediğime bakamayın burası hakikaten güzel bir yer. Üzerleri toz toprakla örtülmeden önce zeytin ağaçlarının bolluğu, savaşa aldırmadan her yanda pıtır pıtır açan kırmızı gelinciklerin neşesi, akşamları yarımadayı kızıla boyayarak batan güneşin insanın içini acıtan güzelliği ve bir de Gelibolu bülbülleri. Gelibolu’da hâlâ un ufak olmadan kalan küçük bir ruh parçam mevcutsa bunu bülbüller sağlamıştır. Eğer o sırada bir Türk öldürmüyor ya da Türkler tarafından öldürülmüyorsak, Gelibolu’nun muhteşem gurubunu seyrediyoruz. Ege Denizi’nin içine gömülen güneşin biraz önce Pasifik Okyanusu’ dan yükselerek Yeni Zelanda’ da ki ertesi günü aydınlattığını bilmek insanın canını acıtıyor. Fakat bu acı hissi çok kısa sürüyor, sonra yeniden katılaşıyorum. Artık saatlerce hiçbir şey hissetmiyor ve duymuyorum. Bu arada sadece bakıyor, saklanıyor, ateş ediyor, süngü takıyor, düşman öldürüyor, bit ayıklıyor, yemek diye verdikleri kuru bisküvi, kraker, kuru et parçalarını kemiriyor, zaman olursa yatıyor, çok ender olarak da uyuyorum. Ben artık sadece bir Anzak askeriyim. Ne sevdiğim şarkılar, yemekler, kokular ne de sevdiğim insanlar... Ben artık bir sayıyım. Yaşayan bir sayı. Ölürsem o zaman da bir sayı olacağım. “Vatan uğruna kahramanca” ölmüş bir sayı. Kahramanca ve vatan uğruna! Kahramanlık mı? Hadi yaa. Kahramanlık zorla olmaz. Vatana gelince... Burası Türklerin vatanı ve bu savaş bizim savaşımız değil. Bizler İngilizlerin de söyledikleri gibi sadece “hevesli oğlan çocukları”yız. Asıl kahraman olan Türkler. “Johnny Türk” dediğimiz Türkler vatanlarını savunmak için bize karşı çok ağır şartlar altında direniyorlar ve kahramanca ölen asıl onlar.
    Geçen hafta ölüleri gömmek için karşılıklı ateş kes ilan edildiğinde ilk defa Türkleri yakından ve canlıyken gördük. Türkler bize anlatılan canavarlara benzemiyordu.Onlar da gözlerinde endişe ve keder olan genç insanlardı.Onlarında arkalarında bekleyen üzüntülü aileleri, yaşlı anne-babaları, karıları belki de sevgileri vardı. Onlar da yaralanınca acı çekiyor, onlar da gencecik hayallerini bırakıp ölüyorlar.

    Bana sigara ikram eden iki Türk’e ben de konserve et verdim, ama kabul etmediler. Bu sığır etidir dediysem de inanmadılar. Aslında anlamadılar. O zaman ellerimle kafama boynuz yapıp öküz gibi böğürdüm. Güldüler. Ben de güldüm. Orada savaş meydanında etrafımız askerlerin cesetleriyle doluydu, biz düşmandık ve birbirimize gülüyorduk. Bana sigara ikram eden Türklerden bir “sen no İngiliz” diye şaşırarak sordu. “Ben İngiliz değilim” dedim. Sonra elini uzattı “ben TÜRK” dedi. Bana uzatılan eli tuttum. Orada, Gelibolu’nun en kanlı savaşlarının yapıldığı o tepede, el sıkıştık. Ben artık bu adamla nasıl düşman olabilirdim? Ben bu adamla neden düşman olmuştum ki? Düşmanım o anda artık arkadaş Türk olmuştu.
    Ben bu savaşta ölmeyi reddediyorum.
    Bu benim savaşım değil.
    Fakat yaşamak için de hiç isteğim kalmadı.
    Tanrım günahlarımı affet.
    Hepinizi çok seviyorum.

    Ebediyen sizin oğlunuz.
    Alistair John TAYLOR
    GELİBOLU 1915