Marquis de Sade’dan karısına: “Evet, itiraf ediyorum, şehvet düşkünüyüm ben”

Adıyla ve yazdıklarıyla sadizm kavramına esin kaynağı olan Marquis de Sade, neredeyse eserleri kadar renkli bir hayat sürmüştür. Lacoste’deki kalesinde fahişelerle, kadın ve erkek hizmetkârlarla, hatta baldızıyla birlikte şehvet tutkusunu tatmin etmeye çalışmış, fiziksel taciz suçlamalarıyla karşı karşıya kalmıştır.

Kısa süreli tutuklamalardan sonra İtalya’ya kaçan de Sade, 1777 yılında, çoktan vefat etmiş annesinin ölüm döşeğinde olduğu yalanıyla kandırılarak Paris’e getirilir ve kayınvaldesinin de yardımıyla tutuklanır. 74 yıllık yaşamının yaklaşık 32 yılını çeşitli hapishaneler ve akıl hastanelerinde geçiren de Sade, işte bu mahkûmiyeti sırasında karısında aşağıdaki etkileyici mektubu yazar. Yayıncıların ve çevirmenlerin düzenli olarak müstehcen ve toplumun ahlakını bozan eserler yayımlamaktan yargılandığı bir ülkede aslında herkesin okuması gereken bir mektup bu.



20 Şubat 1781

[…] Yalnızca saf ve katıksız bir şehvet düşkünlüğünden suçlu sayılırım, doğalarından gelen o mizaç ve tutkunun düzeyine bağlı olarak, tüm erkekler tarafından farklı oranlarda hayata geçirilen şehvet düşkünlüğünden. Herkesin hataları vardır, karşılaştırma yapmayalım: Cellatlarım da benden farksızdır belki.

Evet, itiraf ediyorum, şehvet düşkünüyüm ben. Bu konuda kurgulanabilecek ne varsa kurguladım zihnimde ama uygulamaya dökmedim şüphesiz hayal ettiklerimin tamamını ve asla da dökmeyeceğim. Şehvet düşkünüyüm ama suçlu ya da katil değilim. Savunmamı kendimi temize çıkarma yönünde yapmaya zorlanıyorum. Oysa beni böylesine haksızca mahkûm edenler, kendi rezilliklerini dengelemeyi bile beceremiyorlar. Oysa benim rezilliklerim kadar da iyiliğim vardır. Şehvet düşkünüyüm ama mahallenizde yaşayan üç aile, beş yıl boyunca benim sadakalarım sayesinde hayatta kaldı, çok büyük bir yoksulluktan kurtardım onları. Şehvet düşkünüyüm ama hem albayı hem de alayındaki arkadaşları tarafından ölüme terk edilmiş bir savaş kaçağını kurtaran da ben oldum. Şehvet düşküyüm ama Evry’de, tüm ailenizin gözleri önünde, hayatımı tehlikeye atmak pahasına, kendimi altına atmayı göze alarak kurtardım atların çektiği o yük arabasının tekerleri altında ezilmekten bir çocuğu. Şehvet düşkünüyüm ama karımın sağlığını hiçbir zaman tehlikeye sokmadım. Çocukların kaderini olumsuz etkileyecek şehvet oyunlarıyla asla ilgim olmadı: Mirasımdan mahrum kalmalarına ya da en azından bir kısmını kaybetmelerine neden olacak biçimde kumar oynadım mı herhangi bir zaman? Başka harcamalarla mahvolmalarına neden oldum mu? Kontrolüm altında olduğu sürece, servetimi kötü yönettim mi? Başka bir deyişle, bugün yüreğimin dolu olduğu söylenen karanlıkları ele veren bir şey yaptım mı gençliğimde? Sevmem gereken her şeyi sevmedim mi? Kıymetli olan her şeye itina etmedim mi? Babamı sevmedim mi? (Maalesef ardından her gün ağlıyorum hâlâ.) Anneme kötü mü davrandım? Son nefesini vereceği sırada, ona olan bağlılığımın son kanıtlarını sergileyecekken, sizin anneniz değil miydi beni dört yıldan beri çürüdüğüm bu korkunç hapishaneye kapattıran? Dolayısıyla, incelesinler beni en küçük yaşımdan itibaren. Yanınızda iki kişi var benim hayatıma şahit olmuş: Amblet ve Madam de Saint-Germain. Sonra gençliğime göz atmak isteyenler, tamamını gözlerinin önünde geçirdiğim Marki de Poyanne’a başvurabilir. Evlendiğim yaşa kadar uzananlar, yaptığımı varsaydıkları vahşiliklere ve bana mal edilen suçları ifşa ederken sözünü ettikleri bazı kötü eylemlerime asla kanıt olmadığını görecek, danıştıkları kişilerden öğreneceklerdir. Oysa olmalıydı; sizin de bildiğiniz gibi, suçta kademe kademe ilerlenir. Bu kadar masum bir çocukluk ve gençlikten tasavvur edilebilecek en korkunç zulümlere nasıl geçmiş olabilirim birdenbire? Hayır, buna inanmıyorsunuz aslında. Bugün beni bu kadar zalimce baskı altında tutan sizler, siz de inanmıyorsunuz buna: İntikam ruhunuzu baştan çıkardı, körlemesine teslim oldunuz bu duyguya ama yüreğiniz benim yüreğimi tanıyor, sizden daha iyi yargılıyor ve aslında masum olduğunu gayet iyi biliyor. Bir gün buna ikna olduğunuzu görmekten mutluluk duyacağım ama itirafınız yaşadığım ıstırapları telafi etmeyecek ve daha az acı çekmiş olmayacağım… Neyse, aklanmak istiyorum ve beni buradan çıkardıkları zaman aklanmış olacağım. Katil olsaydım, buradan çıkmam da pek mümkün olmazdı ama değilim – ve eğer değilsem, fazla ceza çekmişim demektir ve bunun nedenini sorma hakkım da olacak.

Oldukça uzun bir mektup oldu değil mi? Fakat kendime borçluydum bunu; acı dolu dört yılın yarattığı sıkışma duygusuyla söz vermiştim kendime. İçimdeki acı tükendi. İşte böyle. Veda mektubuna benzedi bu mektup; öyle ki sizi bir kez daha kollarıma alma tesellisine kavuşamadan ansızın geliverirse ölüm, son nefesimi verirken, bu mektupta dile getirdiğim duygularımı, size olan saygısını mezara kadar beraberinde götüren kıskanç bir ruhun son sözleri olarak göndermiş olacağım. Sıradışılığımı affedin. Özellikle peşinden koşulmuş ya da ruhi bir şey değildir: Yalnızca mizaç ve hakikat görmelisiniz içinde. Mektubun elinize geçmesi için başlangıçtaki birkaç ismi siliyorum ve size ulaştırılmasını ısrarla rica ediyorum. Bana ayrıntılı bir cevap vermenizi beklemiyorum ama bu “büyük mektubumu” alıp almadığınızı bildirin yeter. Bu adı vereceğim bu mektuba; evet, bu adı vereceğim. İçindeki duyguları size aktarmak istediğimde, siz de okuyacaksınız bunu… Beni işitiyor musunuz, sevgili dostum? Bunu okuyacak ve sizi mezara kadar sevecek bu adamın kanıyla imzalamak istediğini göreceksiniz.

DE SADE
[…]

Fransızcadan çeviren: Birsel Uzma

erkan ordu, bir alıntı ekledi.
1 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

İletişim
Yoksa bu son mektup demektir! Olmaz öyle şey! Son mektup olamaz bu! Birdenbire son mektup olur mu hiç!

İnsancıklar, Fyodor Mihailoviç Dostoyevski (Sayfa 157)İnsancıklar, Fyodor Mihailoviç Dostoyevski (Sayfa 157)

Ayrılık Diye Bir Şey Yok ( Beşinci Mektup )
Ayrılık diye bir şey yok.
Bu bizim yalanımız.
Sevmek var aslında, özlemek var, beklemek var.
Şimdi neredesin? Ne yapıyorsun?

Güneş çoktan doğdu.
Uyanmış olmalısın.
Saçlarını tararken beni hatırladın, değil mi?
Öyleyse ayrılmadık.
Sadece özlemliyiz ve bekliyoruz.

Zamanı hatırlatan her şeyden nefret ediyorum.
Önce beklemekten.
Ömür boyunca ya bekliyor ya bekletiyor insan.
İkisi de kötü, ikisi de hazin tarafı yaşantımızın.

Bir çocuğun önce doğmasını bekliyorlar,
Sonra yürümesini, konuşmasını, büyümesini...
Zaman ilerliyor, bu defa para kazanmasını,
Kanunlara saygı göstermesini,
İnsanları sevmesini, aldanmasını, aldatmasını bekliyorlar.

Ve sonra ölümü bekleniyor insanoğlunun.
Ya o? Ya o?
İnsanlardan dostluk bekliyor, sevgilisinden sadakat,
Çocuklarından saygı ve bir parça huzur bekliyor,
Saadet bekliyor yaşamaktan.

Zaman ilerliyor, bir gün o da ölümü bekliyor artık.
Aradıklarının çoğunu bulamamış,
Beklediklerinin çoğu gelmemiş bir insan olarak
Göçüp gidiyor bu dünyadan.

İşte yaşamak maceramız bu.
Yaşarken beklemek, beklerken yaşamak
Ve yaşayıp beklerken ölmek!

Özleme bir diyeceğim yok.
O kömür kırıntıları arasında parlayan bir cam parçası.
O nefes alışı sevgimizin, kavuşmalarımızın anlamı.
O tek güzel yönü bekleyişlerimizin.

İnsanlığımız özleyişlerimizle alımlı,
Yaşantımız özlemlerle güzel.
Özlemin buruk bir tadı var, hele seni özlemenin.
Bir kokusu var bütün çiçeklere değişmem.
Bir ışığı var, bir rengi var seni özlemenin, anlatılmaz.

Verdiğin bütün acılara dayanıyorsam;
Seni özlediğim içindir.
Beklemenin korkunç zehri öldürmüyorsa beni;
Seni özlediğim içindir.
Yaşıyorsam; içimde umut varsa,
Yine seni özlediğim içindir.

Seni bunca özlemesem; bunca sevemezdim ki!

Ümit Yaşar Oğuzcan

Esma Taştan, Babaya Mektup'u inceledi.
5 saat önce · Kitabı okudu · 10/10 puan

Yine bir oturuşta bitirilebilecek kitaplardan bir tanesi. Franz Kafka’yı zaten çok seviyorum ama bu kitap beni ayrı etkiledi. İçindeki cümleler Kafka’nın kalbindeki acıların ne kadar derin olduğunu göstermiş resmen. Efsane bir kitap.

Gez Atıf, Düşler Kitabı'ı inceledi.
6 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

kitabın konusu ve kapağı çok ilgimi çekmişti(özellikle ön kapaktaki sakın okuma! adlı yazı)bu yüzden kitabı okumam gerek dedim kendime fantastik kitap hayranı olarak.Kitabı başta birazcık çocuk kitabı sandım ama yanılmışım resmen bize insanın içindeki merak,bencillik,kendini diğer insanlardan üstün görme,kusursuzluğa inanma gibi duygular sıkça işlenilmiş.Bunların sonucu ise pişmanlık,kızgınlık,bıkkınlık,hüzün ve yok olma isteği gibi karmaşık duyguları karşımıza çıkarıyor.Konu bakımında özet geçecek olursak,Ismael ve Gustava adlı iki ana karakterimiz var.Gustavo avukat ama daha fazla para kazanmak uğruna başka bir meslek edinme yollarına girişmiş ve sonunda bir zengin antika meraklısı adamın isteği üzerine antika kitap alma işine girmiş.Bizim Ismael'imiz ise daha önceden kütüphanede çalışmış ve kitaplar hakkında belirli bir bilgi edinmiş bir insan olduğu için ve arkadaşı gustavo'nun isteği ve teklifi üzerine birlikte antika kitap bulma işine giriyorlar.Bu iki bahtsız insan bir iki antikacı geziyorlar ama ellerine bir iki kitaptan başka birşey geçmiyor.Bir gün başka bir antikacıya gidiyorlar ve antikacıdan birkaç kitap aldıktan sonra antikacı bir evin yerini tarif ediyor ve sizin istedikleriniz o evde kesinlikle var diyor.Bu eve gittiklerinde kapıyı yaşlı kambur bir adam açıyor.İçeri davet ediliyorlar ve kendilerini kim tarafından gönderildiklerini ve ne istediklerini söyledikten sonra üst kata çıkıyorlar ve kitaplara bakıyorlar yaklaşık beş altı kitap alıyorlar o gün için ve seviniyorlar çünkü içerisi bir odanın alacağı kadar kitapla doludur ve hepsi eski kitaplardandır.Parayı vurduk derlerken evi terk ediyorlar.Kitaplar bahtsız avukat Gustavo'da kalıyor ve arkadaşı Ismael bir haftalığına ailevi sebeplerden dolayı memleketine gidiyor.Geri döndüğünde rastgele aldığı bir gazetede arkadaşı Gustavo'nun evinde asılı olarak bulunduğu yazıyor.Bunun üzerine evine gidiyor ve evinde arkadaşını düşünürken yerde bir mektup görüyor ve düşünüyor ki eve sadece kendisi ve arkadaşı Gustavo girebiliyor.Eline aldığı mektubun Gustavo'ya ait olduğunu anlıyor ve hemen okuyor.Mektup'ta yazanlar kitapları aldığı yaşlı adamın kitapların içine başka bir kitap daha eklediğini bu kitabı okuduğunu,kitabı bırakamadığını,kendisinin kitap yüzünden birini öldürdüğünü ve kendine engel olmak adına intihar ettiğini yazıyor ve son olarak bu kitabı yok et!,sakın okuma! yazıyor.Ismael'in seçimi başta bahsettiğim duyguları ön plana çıkarıyor.Kitap güzeldi.Kesinlikle her insanın kendine örnek alması gereken durumlar kitabın içinde yer alıyor bu kadar uzunu yazıyı okuduysan sana çok teşekkür ederim.Hayatta kalman dileğimle...iyi okumalar.

Gürkan ((şair)), Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu'yu inceledi.
6 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

Çocuğu ölen bir annenin mektubu idi. Hislerini mektuba yazarken kendini çok zorlamış ve anlatmak zorunda olduğu için biriken cümleleri hızlı bir şekilde kâğıda dökmeye çalışmıştır. Mektup yazarımızın eline geçtiği anda kendisinin artık olmayacağını anlatan ve oğlunun ölümü ile çok sarsılan bir annenin haykırışlarından ibaretti. Yalnızca R. ile konuşmak istediğini söylüyordu ve anısal boyutlara doğru götürüyordu R.’yi ilk tanıdığı ana götürüyor onu. Karşı komşusu olduğu ana. Oraya taşındığı andan itibaren on üç yaşında ki bir kızı etkilediğinin farkında bile olmayışını anlatmaya başlıyor. Taşınan eşyalara bakarken hayalinden farklı bir genç yazar ile karşılaşıyor oluşu da onun etkilenmesi içinde farklı bir sebep oluşturmuştu. Annesi ise dul bir hanım olan kızının geleceği için bir adam ile evleniyor ve taşınmak zorunda olduklarında bahsetmeye başlıyor. Kitapları çok seven bir çocuk olduğu için onun ilk olarak zekâsından etkilenmesi onu düşünmesini sağlıyordu. On üç yaşında iken yirmi beş yaşındaki gence olan aşkının büyüklüğü ile yanarken tenine, kalbine hatta başka birinin ona bakmasına fırsat bile vermeyen bir aşk öyküsünü kaleme almıştır. Hepsi tek taraflı olan bu sayfaların ilerleyen cümlelerin de ise on üç yaşında ama on sekiz yaşına gelince taşındığı yere geri dönerek, iş bularak özlemini gidermeye çalıştığını anlatıyor. Her karşılaştığında R.’nin kıza bakışları daha farklı boyutlara ulaşırken gelip yanına konuşması ile âdete kalp krizi geçirebileceği anları anlatıyor. O gün beraber yedikleri yemek evde bitmesi zaten kızın hayalini kurduğu bir durumdu. Çıktığı merdivenleri nasıl beklediğini hayal eden o kız çocuğunu hatırladı bir anda. R.’nin onu tanımadığı için daha sakin davranmalıydı. Bakire olduğunu söylememişti. Onun içindi hazır olduğunu kitabı okumaya başladığınız andan itibaren size kenetlenecektir. Beraber üç gece daha geçirdiler. Bir anda mektup çarpıcı gerçekler arasında süzülmeye başlıyor ve ölen çocuğunun o üç geceden birinde olduğundan bahsediyor. Doğum da çok kötü bir hastanede doğum yapmıştı. R.’ye bunu bahsetmemesinin temel sebebi ise onun çocuğu olduğuna inanmaması onu çok üzeceğini düşündüğü için asla söylemedi. Şimdi ise öldüğü için acısını boşaltmaya çalışıyordu. Çocuğuna iyi bir hayat sunmuştu. Bunu nasıl yaptın sorusuna da “KENDİMİ SATTIM.” Cümlesini ekleyerek devam ediyor. Ama sadece onu seven erkekler ile birlikte olduğundan bahsediyor. Buradaki “satmak” eylemi fahişelik manasında olan bir olay değildir. Hatta birlikte olduğu erkekler evlenme teklifi ediyorlardı. Ama o bu teklifleri kibarca reddediyordu.

El kızının evine mektup gitmez diyerek, yazdığı Mihriban türküsünü gazeteye ilan veren Abdurrahim Karakoç naifliği neden yetmedi bu dünyaya? 

KUR'AN-I KERİM'İ
Okunuşu ;İnnehü men süleymene ve innehü Bismillehirrahmenirrahiym


Anlamı ; : Mektup, Süleyman'dan geliyor ve dünyada herkese, ahirette sadece mü'minlere acıyan Allah adına yazılmış.