Rüştü'den gelen mektup
Önce bütün şairlere selam Sonra şunu söylemek isterim Ölüm hiç de güzel değil Ne sabah var ne akşam. Sokakların ellerinden öperim Bana yaşamasını öğretmişlerdi Dost olsun, düşman olsun İnsanlara iyi günler dilerim. Söyle sarı saçlı daktiloya Ben yokum artık Vefasız dostlara hatırlat Kimseye kalmaz o dünya. Nasıl unuturum güzeldi yaşamak Fakat hakkı varmış Oktay'ın "Hâtıralar da dal istiyor Kuşlar gibi konacak." -Muzaffer Tayyip uslu -
Şiir
Diyarbakır ulu cami pehlivanın kürsüsü ​Ne gamdan kork ne her bî-çâre kuldan merhem ümit et Veren feryâdı O’dur hem dahi rûh vâhası Allâh Tülay Aslan Dert Allah'tan Şifa Allah'tan Sabah erken uyandığım zaman kapı çaldı gelen bizim postacı arifti arif baba dedi pehlivan Mustafadan mektup gelmiş size diyordu bizim pehlivan diyarbakır ulu caminin eski imamlarındandı vaazlarında sürekli kürsüye çıkıp cihat meydanında şeytanı alt ettiği için kendine halk pehlivan lâkabını uygun görmüştü mektubu alınca okumak için acele ettim beni islamın 5.haremi şerifi kabul edilen Diyarbakır ulu camiye bir demli çay içmeye bekliyor ve şu satırları yazıyordu Arslan baba gamdan korkma dert ve şifa Cenabı Hakkın katında feryadı veren o ise şifayı verecek olanda o dur Müzeyyen hanım valizimi hazırla diyarbakır ulu cami beni çağırır dostlar çağırınca biriniz kutup yıldızında diğeriniz marstada olsa mutlaka gitmen gerekir dedi müzeyyen hanım dostlar bekletmeye gelmez diyarbakır ulu camiye vardığımda bir kaçak çay içtim tavşan kanı mübarek diyarbakır ulu cami taş bir yapıdır karacadağ volkanik patlaması ile oluşan diyarbakırın ünlü siyah taşı kullanılarak inşa edilmiştir pehlivan mustafa hastaydı sekerat anında şu sözler ile veda etti kurtarıcımız olan Hakka gidiyorum ve o günden sonra Arslan baba zamana direnen Diyarbakır ulu camide dostunu defnetti pehlivanlık kürsüsünü terketmedi
Din
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Kurumuş kalemlerin Şiiri
Aşk deyip de dolandırdım kelimelerimi Kırmızıya boyayan bir kalemle çaldı ellerimi Zihnime kazımışsa dairelerle ismini Unutmak için ne vermeliyim Asırlarca ağaç büyüttüm farz et çocukluğumda Gözlerini bir lahza görmek umuduyla Ve batan gökkuşaklarının son anlarında Sevgimi nasıl öldürmeliyim Hangi hırçın satırlarla bitirilir bir mektup Ruhuna tekrar ve tekrarcısını okutup- En nihayetinde tüm hevesini susturup Ki çiçek nasıl verilir- bir gadr kondurup İnsan nasıl yaşar ciddiyetinden yoksun olup da Ruhundan tüm sıcaklıkları ve anıları kusturup da Bomboş nasıl duvarlara bakarmış-ki zamana yazık Hem inananına hem de onu sayana yazık Bundan sonra tüm şarkılar ve şiirler kararır Saç dediğimiz nimetler kahrından ağarır Tırnaklar dahi kırışır ve kanla yazılır satırlar Şairin sündürdüğü geçmişte ölür- yetim kalır kahırlar
Şiir
Entropinin Fısıltısı
Maddenin ve zamanın henüz biçimlenmediği o ilkel çocukluk evreninde, yeryüzünün katı kurallarıyla yeni yeni tanışan yedi yaşında bir çocuk olarak yürüyordum sokakta. Gündüz vaktiydi ama güneşin ışığı insanı ısıtmaktan ziyade, bu kasvetli caddenin kirli detaylarını açık etmek için parlıyor gibiydi. Kalabalığın ritmik monotonluğu içinde, sadece benim görebildiğim o keskin anomali belirdi. Oradaydı. Bakışlarındaki o statik, hiç kıpırdamayan yoğunluk, bir insanın taşıyabileceği türden bir hacme sahip değildi. Kulaklarımda yankılanan ses ise yeryüzünün tektonik hareketlerini andıran, kelimelerden arınmış antik bir dildi; çok uzaktan geliyordu ama beynimin tam merkezinde rezonansa giriyordu. Etraftaki insanların o konforlu körlüğüne sığınarak onu görmezden gelmeyi seçtim. Bakışlarımı kaçırdım, adımlarımı sıradanlaştırdım. Fakat zihnimde açılan o yarık kapanmıyordu; arada bir gözüm kayıyor, onun sarsılmaz varlığıyla göz göze geliyordum. Bu durumun gerçekliğini kimseye fısıldamamam gerektiğini biliyordum; çünkü o yaştaki bir çocuk bile bilirdi ki, tekinsiz olan ancak gizli tutulduğunda gücünü yitirirdi. Tam o esnada gökyüzünün tavanı çatladı. Geometrik bir kusursuzlukla beliren o devasa üçgen silüet, şehre yaklaşan kozmik bir felaketin, mutlak bir yok oluşun habercisiydi. Hava ağırlaştı, tüm dünya altüst olacakmış gibi bir tehlike hissi şehri sardı. O panik anında, zihnim çocukluğuma aşılanmış en güvenli sığınağa, caminin o soğuk ve taştan duvarlarına kaçtı. Elimde fiziksel bir telefon olmamasına rağmen, aileme bir şekilde ulaşıp oraya sığınmalarını söylediğimi, onları o korunaklı mabedin içine sakladığımı gördüm. Onlar güvendeydi. "Oraya sızamaz," diye düşündüm. Büyük bir yanılgıydı. Onun mekânı aşmak için kapılara ihtiyacı yoktu. Duvarların moleküler yapısını bozmadan, bir
Şimdi ilaçsız bir zihni hiç olmadığı kadar özlüyorum. Bana verdiği tüm görkemli imgeleri, onları şiirlerde ve öykülerde kullanabilmeyi özlüyorum. Acının doğurduğu bir ilhamlar bütününü her bir parçamla istiyorum. Gözüm görmezken hiçbir şeyi, tüm putları bir bir yıkıp geçerek adımladığım yolu hiçbir harita vermiyor bana artık. Evet, sanıyorum ki bir hastalığın semptomlarından kurtulmak maddeyi özlemekle eşdeğer. Sevgili bipolar, sana sayısız mektup yazdım ki bu oldukça komik. Senin bana verdiğin muhteşem günleri özledim ve rezil günlerine lanetler okudum. Artık ilaçlar sayesinde ehlileştin. Ne maninin göz alıcı, insanı zamandan koparan ayları uğruyor ne de depresyonun kara bir psikoza hapseden ayları. Böylelikle yıllardır aradığım bir ortalık halini elde etmiş bulunuyorum. Ne var ki mutlu değilim. Şimdi bir bağımlı gibi eski zamanların uçarılığını özlüyor ve bu renklerinden arınmış dünyayı sevmiyorum. Gözlerimin pek alıştığı aydınlığı, gözlerimin pek alıştığı karanlığı arıyorum.
1000Kitap
Ah bir mektup göndersen İçinde kokun olsa Yahut bir demet zambak Bir öpücük kondursan dudaklarının izi kalsa Nefesin değse bende içime çeksem koklayarak Ah bir mektup yazdan Mürekkebi ağlamış Kağıdı yıpranmış Razıyım maziyi unutmaya Ah şimdi bir mektup yazsan... Bende ölmüş olsam...