Sevgili Müzeyyen,
Bir sene önce sana yazdığım bir mektupta bir gün kanatlanıp uçmak istediğimden ve bunun için yıllardır tüy biriktirdiğimden bahsetmiştim. Ama ayağımın dibine çakılan çiviler vardı hani, zoruma gidiyordu, hani rüzgarların da gücü yetmiyordu beni yerden kesmeye çivilerle birlikte. İşte şimdi sana anlatacağım şeyler var.
Ben uçamadım Müzeyyen. Ama kaçtım galiba. Ciğerlerimde hissettiğim bir ağrıyla birlikte çivileri söktük ayaklarımın dibinden. Koştum Müzeyyen, taşın toprağın üzerine kandan deliller bırakarak koştum.
Kederimden kaçtım, bir sokak başında kaderimle kafa kafaya çarpıştım derken günler geçti böyle.
Bugünlerde ise durakladığım nefeslendiğim bir konak var, ismine ev diyoruz. Bunu yeni keşfediyorum. Biliyorum iki milyon yıl gerisinden geliyorum insanlığın, benim payıma düşen bu geç kalmışlığın alnından öpüyorum, ne de olsa ağzına tüküremiyorum.
Durakladığım sürede her şeyin durgunlaştığını hissediyorum. Eskisi gibi yazmıyorum, arkadaşlarla pek az görüşüyorum, hayatı pek az benimsiyorum. Sana bir isim söyleyebilirim haricinde bir bağım kalmadığını düşünüyorum.
Yaşam ile benliğim arasında bir kopuş oldu sanki. Geldiğim bu noktada düşüncem odur ki; insan kederinden -belki kaderinden- kurtulacaksa bu kendinden bir parça bir şeyler eksiltmekle mümkünmüş. Açıkçası bunu böyle hayal etmemiştim Müzeyyen. İçimde eksik kalan hâlâ uçamıyor olmak mı, bilmiyorum.
...
Biriktirdiğim tüyleri etrafa savuran hayat, yaralı ayaklarıma altın tepside baston sunuyor şimdi.