“Ben bu kadına âşık oldum. Şüphe yok (buz soğuktur, gül kırmızı). Ve bu aşk beni sürükleyip bir yerlere götürmeye çalışıyor; öyle güçlü bir akıntı ki ondan kendimi korumam neredeyse olanaksız. Bana tek bir seçme hakkı bile verilmiş değil çünkü. Sürüklenip götürüldüğüm yer bugüne değin hiç görmediğim özel bir dünya olabilir.
Belki de çok tehlikedir. Orada gizlenmiş olan şeyler beni derinden, öldürücü şekilde yaralayabilir. Şimdi sahip olduğum her şey elimden çıkıp gidebilir. Ama artık dönüş yok. Kendimi bu akıntıya bırakmak dışında bir şey yapamam. Yanıp kül olsam da, yok olup gitsem de.”
“… Sonra garsonun yeni bardağa koyduğu kırmızı şarabı havaya kaldırıp dikkatle inceledi, kokusunu içine çekti, yavaşça bir yudum içti. Bütün bu hareket serisinde, bir piyanistin yıllar boyu çalarak geliştirdiği kısa solosunda doğal olarak eriştiği zarafet vardı.”
Yazılanların kurmaca olduğu gerçeğini bir türlü kafamdan atamadığımdan, romandaki karakterlerle empati kuramıyorum. Eskiden beri böyle bu, diye açıkladı. Bu yüzden onun okudukları, gerçeklerin gerçek olarak aktarıldığı kitaplarla sınırlıydı.
“İnsan yaşamında bir kez olsun vahşi tabiatın içine karışmalı, ne kadar sıkıcı olursa olsun sağlıklı bir tek başınalığı deneyimlemeli. Tamamıyla kendine bel bağlamak zorunda olduğunu keşfedip, sonrasında kendi içindeki gerçeği, içinde gizlenmiş gücü öğrenmeli.”