Hüzün ya da yıkım değil; zamandan ve yargıdan bağımsız bir kadının hayata dokunmadan onu anlamaya çalışması! Leyla Hanım, kimseye tam olarak temas etmeyen ama her şeyi dikkatle izleyen bir karakter. Elindeki tüm imkânlara rağmen, hayatı sahiplenmek yerine onu çözmeye çalışan bir duruşu var. Sırça köşk bahçesinde, dışarıdaki dünyayı nesnel bir mesafeyle izliyor. Ne kendini acındırıyor ne de hayatla kavga ediyor. Yaşıyla değil, hayatın kendisiyle yol alıyor. Bu da onu dramatik değil, derin kılıyor.
Kitapta en çarpıcı bulduğum nokta, Leyla Hanım’ın yaşadıklarını “haklılık” ya da “mağduriyet” üzerinden okumaması. Algilariyla degistirdigi biçim. Olan biteni anlamaya çalışıyor; yargılamadan, öfkelenmeden, hatta bazen şaşırmadan. Bu tavır, onu zamansız bir karaktere dönüştürüyor.
Leyla’nın Evi benim için bir dönem romanı olmaktan çok, hayata uzaktan bakmayı seçmiş bir kadının iç sessizliği. Gürültülü değil ama kalıcı.
Bitince değil, aradan zaman geçince daha çok düşündüren bir kitap.