Babasını anlattığı kitabıyla hayatıma giren Fournier, bu sefer de bir baba olarak çocuklarını anlatıyor. Önceki kitabında olduğu gibi okurken hem çok aşina hem de çok yabancı hissedeceğiniz; herkesin gördüğü ama kimsenin böyle görmediği gerçekleri kendi sade, çarpıcı ve tüyleri diken diken edecek gerçeklikte üslubuyla kaleme almış.
Okurken engelli bir evlat sahibi olmanın bir ebeveyn olarak toplumdaki yansımasını, insanların sizi ya da evladınızı başka bir dünyadan bu gezegene gelen zavallı sığınmacılarmışsınız gibi görmesi hislerini hiç tahmin edemeyeceğim kadar içime dert edinerek hissettim. Gelin görün ki Jean-Louis'de bu dertten iki tane vardı. Tanrı'nın piyangosu zavallıcıklar Mathieu ve Thomas olmak üzere iki engelli evladını, komik ve hüzünlü bir dille ele alıyordu.
Her ebeveyn gibi çocuklarının "büyük adam" olacağı hayaliyle yaşayıp kaderin ona nispet edermiş gibi boynunu dik tutamayan iki şekilsiz yavrucağı kucağına teslim etmesiyle Jean-Louis ve eşi hayatlarının yeni evrelerine girmişlerdi. Çocukları resimler çizip babalarına hediye edemeyecek, okulda yeni tanıştıkları kızlardan bahsedemeyecek, üniversite diplomalarıyla ailelerini gururlandıramayacaklardı belki. Öte yandan her gece eve geç geldikleri için evin uykusunu kaçırmayacak, anne babalarına karşı ağızlarından bir çift kötü söz de çıkmayacaktı. Mathieu isyanını tek bildiği "Patates" ile Thomas ise kafasını kurcalayan sorularını "Nereye gidiyoruz baba?" diye ifade edecekti.
Kitap, sayısız insanın her gün yaşadıkları ya da yaşayamadıklarını, hep orada olmasına rağmen gözümüzden kaçan sessiz ve insanların gözünde "acınası" olan bir mücadeleyi Fournier'nin akıl dolu ve sade diliyle işliyor. Kısacık kitap, Mathieu ve Thomas, Fournier ve eşi hayatımdan gerçek karakterlermişcesine günümde yer edindi. Tatlı