Evlerin duvarlarından ateşböceklerinin bulanık, donuk parıltısı yayılıyordu. Ağaçlar, korkmuş gibi, öbek öbek, sıra sıra geçiyor, sanki birbirlerinden kaçmak istiyor, fakat gündüzsefalarının saplarına dalanmışlar gibi devriliyorlardı. İçim dışım bir ceset kokusuyla, çürümüş et kokusuyla dolmuştu. Sanki bende eskiden beri, hep vardı bu koku, sanki ben ömrüm boyunca bir kara tabutta uyuyordum hep, ve yüzünü göremediğim kambur bir ihtiyar, hayalet gölgeler, sisler içinde beni gezmeye çıkarmıştı.
Çevremde ne rüyada, ne uyanık hiç görmediğim bir panorama açılıyor, genişliyordu: Yolun iki yanında çentikli tepeler, acayip bodur ve ilençli ağaçlar; aralarından bakan kül rengi, üç köşe, küp, prizma biçimi evler; evlerde küçük, karanlık, camsız pencereler görüyordum. Bu pencereler hezeyan halinde bir insanın perişan gözlerine benziyorlardı. Duvarlarda ne vardı ki, ta kalbine kadar üşütüyor, ürpertiyordu insanı. Bu evlerde hiçbir zaman hiçbir canlı oturmamıştı adeta. Uzay yaratıkları için mi yapılmıştı bu evler?