Odama güneş henüz sızarken, elime Farkındalık’ı aldım. Kitabın kapağındaki sadelik, zihnimde bir huzursuzluk uyandırdı; sanki yıllardır kaybettiğim bir parçayı bulmuş gibi hissettim. O an fark ettim ki, hayatımın çoğunu otomatik pilotta yaşamışım; nefes alıp verdiğimi, yürüdüğümü, hatta düşündüğümü bile fark etmeden. Osho’nun sözleri, bu otomatik yaşantımın içinde bana bir yankı verdi: “Yaşadığını fark et, yoksa yaşamını kaybedersin.”
Sayfalar ilerledikçe kendi geçmişime baktım. Çocukluğum, oyun oynarken saatlerin nasıl geçtiğini hiç bilmediğim günler, okul yıllarım, gençliğin telaşı… Hepsi bir anda gözümün önünden geçti. Farkındalık, sadece şimdiye dair bir kavram değilmiş; geçmişin pişmanlıklarını ve geleceğin kaygılarını da sessizce dönüştürmekmiş. Osho, bunu öyle bir incelikle anlatıyordu ki, her cümle kendi içimde bir ışık yakıyor, kapalı kalan odaları aydınlatıyordu.
Bir sahneyi hiç unutamam Yağmurlu bir öğleden sonra, elimde kahvem, pencereden dışarıya bakıyorum. Düşüncelerim sürekli dağılırken, Osho’nun sözleri aklıma geldi: “Sadece bak, yargılama, anlamaya çalışma, sadece fark et.” İlk kez sadece baktım. Yağmur damlalarının düşüşünü, rüzgarın ağaç yapraklarıyla dansını, sokaktan geçen insanların telaşını… Hepsi ayrı ayrı birer mucize gibi geldi bana. O an fark ettim ki, yıllardır hayatı izlemiyor, sadece geçiyordum.
Kitap, bana farkındalığın bir teknik değil, bir yaşam biçimi olduğunu öğretti. Bir nefesi derinlemesine hissetmek, bir bakışı sadece bakmak için görmek, bir düşünceyi yargılamadan izlemek… Bunlar, karmaşık teoriler değil, basit ama kayıp birer hazineymiş. Kendime dönmek, kendi varlığımla yüzleşmek… Osho’nun satırları, her defasında bana aynayı tutuyordu. İçimde saklı kalan korkular, kaygılar, öfke ve sevgisizlik… Her biriyle yumuşak bir