Gorki’nin Ana’sı çoğu zaman “fedakâr anne” anlatısı gibi okunur ama aslında roman, insanın yüzüne soğuk bir gerçeklik fırlatır:
Cehaletin koruduğunu sandığın düzen, bir gün senin evini yakar.
Gorki’nin Ana’sı, yoksulluğun, korkunun ve cehaletin içine hapsedilmiş bir kadının—Pelageya’nın—düzenle hesaplaşma hikâyesidir.
Pelageya, yıllarca kocasının dayağıyla susturulmuş, “sus, bilme, karışma” diye büyütülmüş bir kadındır.
Hayatı, toplumun ona biçtiği tek role indirgenmiştir: Kork.
Ama oğlunun, Pavel’in adaletsizliğe karşı dik duruşu ona tokat gibi çarpar.
Pelageya o tokatla uyanır. Çünkü gerçek şudur:
Korktuğun sürece yaşamıyorsun; sadece sürünüyorsun.
Roman boyunca Pelageya, korkuyu bıraktıkça gözünün önündeki rezaleti görmeye başlar:
İşçi sınıfının sömürülüşü,
Düzenin vicdansızlığı,
Adalet diye bir şeyin olmadığını bile söylemeyen bir sistem.
Ve bir anne, sessizliğiyle büyüttüğü düzenle kavga etmeye başlar.
Pelageya artık oğlunun peşinden gitmez;
kendi devrimine yürür.
Bildiri taşır, risk alır, susması gereken yerde konuşur, korkması gereken yerde meydan okur.
Çünkü artık anlar:
Zulme boyun eğmek, zulmün ortağı olmaktır.