Kitap boyunca akıl oyunlarıyla dolu çok kıvrımlı hikayelerde dolanıyorsunuz. Çok katmanlı, binbir detaylı, aşırı iyi işlenmiş cinayetlerin yöntemini bulduğunuzu sandığınız anda aslında düşünmeniz istenen sonuca itildiğinizi fark ediveriyorsunuz. Ben bir okuyucu olarak kibar hırsızla öyle bir özdeşleştim ki, onun centilmenliği (evet kibar hırsız demek istiyorum çünkü tam karşılığı bu) ve özellikle zekâsı sayesinde her olayda istemsizce “buradan nasıl kaçar?” diye düşünürken buldum kendimi; yakalanmamak için seçtiği yolları ben de zihnimde kuruyor, her planın bir açığı var mı diye satır aralarında dolaşıyordum ama Lüpen her defasında bir adım önde olmayı başarıyordu. Onun bir türlü ele geçirilememesi karşısında da bu kez diğer tarafla çok bütünleştim, hırsla bilenmiş polis Ganimard’ı ve telife girmemek için büyük ihtimalle böyle adlandırılmış olan dedektif Herlock Sholmes’u daha da hırçınlaştırırken, ben de onlarla birlikte her sayfada Lüpen’i aradım, bulamadıkça hırslandım, zekâ oyunlarının içine daha çok çekildim. Kitap sizi sürekli iki taraf arasında gidip gelmeye ikisinede hak vermeye, ikisiyle de maceraları paylaşmaya sürüklüyor. Maurice Leblanc, suçun merkezine polisi değil kibar hırsızı koyarak beni klasik bir dedektif hikâyesi okumaktan çıkarıp ahlak, adalet ve zeka üzerine eğlenceli ama keskin bir oyunun parçası yaptı. Kitabın daha başında, ocak ayının ilk günlerinde yaklaşık 500 sayfalık bu eseri bitirmek bana bu yıl için hırslı, disiplinli ve tatmin edici bir başlangıç hissi verdi; yıllardır okumak isteyip hep gözüme kestirdiğim o kitabı sonunda keyifle okuyup bitirebilmiş olmak ise bana saf bir mutluluk duygusu bıraktı.