Hız uyuşturuyor. Artık her yerde ve hiçbir yerdeyiz. Orada ama buradayız.Dostumuzla sohbetteyiz ama telefonun veya sohbet ağının ucundayız. Aslında bütün varlığımızla bir yerde değiliz, parça parça orada ve buradayız. Anlaşmak için zaman gerekir, zaman ve mekân. Konuşmanın yanında susmak da gerekir, birbirinin söylediğine dikkat kesilebilmek, kalbini dostunun kalbine yaklaştırmak gerekir, insana ve gerçek hayata ayrılan zaman azaldıkça yabancılaşma çoğalıyor.
Mercekler giderek insan gözünün ve görme işlevinin yerini alıyor; bilgisayar klavyeleri ve sesli mesajlar ise, iletişimin. Algı ve ifade, bedenden azat oluyor. Böylece şeylerin yakınlığı bize dokunamıyor. Başka bir insana, bir kuş sesine, sabah güneşine değmiyoruz. Hız, tabiata içkin olan güzelliği görmemizi engelliyor. Bedenlerimiz bu hıza programlı olmadığından, ağır ağır çözünmeye başlıyor. Hıza dönük hayat tarzlarımızdan kaynaklanan bedensel ve ruhsal hastalıklarda patlama yaşanıyor.
Yaşama zamanının yokluğunda, kayıp zamanı, yani çalışmanın ziyan ettigi hayatı telafi eden tek şey paradır. Oturdugumuz evler, sürdüğümüz konforlu arabalar, gidebildiğimiz lokanta ve eğlence mekânları, aldığımız ıvır zıvır, çalışma köleliğimizi meşrulaştırır.
Ama ya onlar da ruhumuzdaki sızıyı dindirmiyorsa?