Halil Cibran’a duyduğum hayranlık artık yadsınamayacak bir noktada. Bu, okuduğum dokuzuncu kitap… ve her seferinde yeniden büyüleniyorum.
İnsan, hepimizin kullandığı kelimelerle bu kadar derin, bu kadar sarsıcı ve bu kadar “başka” cümleleri nasıl kurabilir diye düşünmeden edemiyor.
Bu eserlerde Cibran; toplumun dayattığı kalıpları, adalet anlayışını ve insanın insan üzerindeki tahakkümünü sorgulayan hikâyeler anlatıyor. Özellikle Asi Ruhlar’da, geleneklerin ve otoritenin baskısı altında ezilen bireylerin isyanını görüyoruz. Aşkın, özgürlüğün ve bireysel iradenin nasıl bastırıldığını; buna karşı yükselen sessiz ama derin bir başkaldırıyı anlatıyor.
Müzik ve Yeryüzü Tanrıları’nda ise daha felsefi ve sembolik bir dil ön planda. İnsan ruhu, ilahi olanla kurduğu bağ, sanatın ve müziğin insanı yücelten tarafı üzerinden ele alınıyor. Cibran burada adeta insan ile “tanrısal olan” arasında bir köprü kuruyor.
Her iki eserde de Cibran’ın adalet anlayışını sıkça sorguladığını, hatta yer yer sert bir dille eleştirdiğini görüyoruz. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğine yaptığı vurgu ise oldukça çarpıcı.
Soylu–soysuz ayrımı yapan, insanların birbirini yargılama cüreti bulduğu o yapay hukuk düzenine karşı düşüncelerini açıkça ortaya koyuyor. Ve bunu yaparken, insanın içine dokunan bir hakikat dili kuruyor.
Cibran okumak, yalnızca bir kitabı bitirmek değil; insanın kendi içindeki sesiyle yüzleşmesi gibi.