Kitabı bitirdikten sonra koca bir boşluğa düştüm; Osman (yani yazar) beni terk etmiş gibi hissettim :)
Çok akıcı bir kitaptı. 1–1,5 saat içerisinde bitirdim ama keşke hiç bitmeseydi. Hayatı, insanı ve ilişkileri merak eden, sürekli sorgulayan biri olarak yazarın yazdıkları bana hiç yabancı gelmedi. Aksine, zaman zaman kendi düşüncelerimi ve cümlelerimi okuyor gibi hissettim.Beni daha çok yazmaya da teşvik etti ;)
Gelelim “Bu Hikâye Senden Uzun Osman”’a…Bu kitap aslında sadece bir ayrılık hikâyesi değil; insanın kendine dönmesini, duygularıyla yüzleşmesini ve kabullenmeyi öğrenmesini anlatan bir içsel yolculuk. Kahraman, ayrılığın ardından kendiyle baş başa kalıyor; hatırladıkları, sorguladıkları ve hissettikleriyle zaman zaman zorlanıyor.
Zaman zaman kendine kızsa da, süreç içinde kendini anlamayı ve kendine alan tanımayı başarıyor. En önemlisi de kendine öz şefkatle yaklaşması…
Bunu şu cümlesinden anlıyoruz: “Kalbime öz evladımmış gibi bakıyorum.”Ne kadar kıymetli bir cümle…
Çoğu zaman yaşananlara kendimizi bırakırken ne hissedeceğimizi göz ardı edebiliyoruz. Oysa yaşamaya devam edebilmek için sağlıklı bir kalbe ihtiyacımız var.
Bu kitap bana, yürüyüşe çıktığımda zihnimde dolaşan düşüncelerin bir toplamı gibi geldi. Yani aslında hayatın içinden; biraz senden, biraz benden ve biraz da bizden…
Keyifli okumalar… Kendinize ve kalbinize iyi bakın.Çünkü başka bir hayat yok.
Sanırım bu zamana kadar okuduğum en keyifli psikoloji kitaplarından biriydi.
Yazarın dili o kadar akıcı ve sade ki, kitap kendiliğinden akıp gidiyor.
Birçok konuya değinmiş yazar ama bana göre kitabı özetleyecek tek bir cümle var:
“Kendinizi bıkmadan, usanmadan tanımaya devam edin ve kendinize ait dünyanıza sahip çıkın.
Bu hayatta kendinizden başka gidecek bir yeriniz yok.”
Benim için de, kendimi tanıma yolculuğumda adeta bir rehber oldu. Kendimi bir insan olarak sorgularken ve anlamaya çalışırken bu kitabı okumuş olmak, bana “doğru yoldasın” hissini verdi.
Bence psikolojiye ilgisi olsun ya da olmasın, kendini tanımak isteyen herkesin mutlaka okuması gereken bir kitap.
Keyifli okumalar :)
Halil Cibran’a duyduğum hayranlık artık yadsınamayacak bir noktada. Bu, okuduğum dokuzuncu kitap… ve her seferinde yeniden büyüleniyorum.
İnsan, hepimizin kullandığı kelimelerle bu kadar derin, bu kadar sarsıcı ve bu kadar “başka” cümleleri nasıl kurabilir diye düşünmeden edemiyor.
Bu eserlerde Cibran; toplumun dayattığı kalıpları, adalet anlayışını ve insanın insan üzerindeki tahakkümünü sorgulayan hikâyeler anlatıyor. Özellikle Asi Ruhlar’da, geleneklerin ve otoritenin baskısı altında ezilen bireylerin isyanını görüyoruz. Aşkın, özgürlüğün ve bireysel iradenin nasıl bastırıldığını; buna karşı yükselen sessiz ama derin bir başkaldırıyı anlatıyor.
Müzik ve Yeryüzü Tanrıları’nda ise daha felsefi ve sembolik bir dil ön planda. İnsan ruhu, ilahi olanla kurduğu bağ, sanatın ve müziğin insanı yücelten tarafı üzerinden ele alınıyor. Cibran burada adeta insan ile “tanrısal olan” arasında bir köprü kuruyor.
Her iki eserde de Cibran’ın adalet anlayışını sıkça sorguladığını, hatta yer yer sert bir dille eleştirdiğini görüyoruz. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğine yaptığı vurgu ise oldukça çarpıcı.
Soylu–soysuz ayrımı yapan, insanların birbirini yargılama cüreti bulduğu o yapay hukuk düzenine karşı düşüncelerini açıkça ortaya koyuyor. Ve bunu yaparken, insanın içine dokunan bir hakikat dili kuruyor.
Cibran okumak, yalnızca bir kitabı bitirmek değil; insanın kendi içindeki sesiyle yüzleşmesi gibi.
Edouard Louis’ in okuduğum ilk kitabıydı. İncecik olmasına rağmen benim için derin kitaptı.
Eddy’nin hayat mücadelesini, kendisi ve ailesi olan kavgalarını, çocuk yaşta sırtına kambur edilmiş sorumluluklarını okuyoruz. Okuyoruz diyorum ama aslında yaşıyoruz. Üstüne bir de cinsel yönelimi eklenince işin içinden çıkılmayacak bir hal alıyor durumu.
Yolun sonunda insanın kendini bulabilmiş olması büyük bir şanstır. Kendini fark edebilmek, kendini anlayabilmek, kendini affedebilmek… Edyy’de tüm bunları yaptığını görüyoruz.
Bazen okuduğumuz kitap değildir; kendi yaşantımızı, kendi bakış açımızı okuruz. Sorarız sorgularız. Ben hayatın neresindeyim, nereye aitim? Sorular sordukça kendimizi keşfederiz. Ama biliyorum ki yalnız değiliz, ne hissettiğimiz duygu da ne de yaşantımız da.
Birbirimizi sevelim, anlayalım. Empati ile dolu yaşantı diliyorum hepimize
Paulo Coelho, Halil Cibran ile Mary Haskell arasındaki mektuplaşmaları keşfetmesiyle birlikte bu mektupları bilgisayarına kaydetmeye başlar.
Zamanla yalnızca saklamakla yetinmez; mektupların özüne ve ruhuna dokunmadan onları bir kitap hâline getirmeye karar verir.
Kitap, Halil Cibran’ın Mary’e olan derin bağlılığını tüm samimiyetiyle gözler önüne seriyor. Sayfaları çevirdikçe yalnızca bir aşkın tanıklığını yapmıyorsunuz; Cibran’ın felsefesini de derinden hissediyorsunuz. Onun düşünce dünyasına adım atmak, sessiz ama güçlü bir dönüşüm gibi.
Bu kitabı okurken fark ettim ki Halil Cibran’a karşı içimde derin bir ilgi uyanıyor. Belki de onun sözleri, çok önce söylenmiş olmasına rağmen hâlâ tam da bugüne ait hissettiriyor.