Spoiler var
Madame Bovary’yi okurken hislerim çok karışıktı. Doğruyu söylemek gerekirse ben her zaman romantizme daha yakın olmuşumdur; hayallerin, tutkunun ve duyguların ön planda olduğu hikâyeleri severim. Bu yüzden Flaubert’in bu kadar soğukkanlı ve gerçekçi anlatımı bana yer yer ağır geldi. Yine de hakkını vermek gerekir, bu romanı okurken “işte realizmin babası” dedim. Çünkü hayatı olduğu gibi, tüm sıradanlığı ve çirkinliğiyle gözümüzün önüne seriyor. Benim kişisel zevkime tam uymasa da edebi açıdan büyük bir eser. O yüzden ben bu kitaba 10 üzerinden 6 puan verirdim.
Emma’ya gelince… Ona bazen acıdım, bazen de inanılmaz sinirlendim. Kasaba yaşamının boğuculuğunu hissetmesini anlıyorum ama bu sıkıntıdan kurtulmak için yaptığı her şey başkalarının hayatını mahvetti. Charles gibi sadık ve saf bir adam varken, onu küçümsemesi ve sürekli kaba davranması beni çok rahatsız etti. Charles belki ona istediği ihtişamı veremedi ama en azından masumdu. Madem Charles’ı yeterli görmüyordu, bari onun parasını, emeğini tüketmeseydi.
Aşklarına bakınca da Emma’nın aslında kimseyi gerçekten sevmediğini düşünüyorum. Rodolphe, Léon… Hepsine tutku duyar gibi oldu ama sonra bıraktı. Ne kadar borç içinde olursa olsun, en sonunda arsenik içmesinin asıl nedeni Rodolphe’un onu reddetmesiydi. Yani Emma’nın “aşkı” bile yüzeysel ve tutarsızdı. Ölüm anında duyduğu o korkunç dilenci sesine “kör!” diye bağırması bana çok çarpıcı geldi. Çünkü aslında sadece dilenciye değil, kendi hayatına da bağırıyordu. Hayatını görememiş, doğru yolu bulamamış, hep yanlış seçimlere saplanmıştı.
Romanın en masum kişisi Charles’tı. Onun bütün ihanetlere rağmen Emma’yı affetmesi, sonra da sevdiği kadının yokluğuna dayanamayıp ölmesi beni çok üzdü. Emma’nın tatminsizliği sadece kendisini değil, Charles’ı da yıktı.