• Ölmek nasıl bir duygu diye merak ettim.
  • 152 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Kefaret'i okuduktan sonra, yazarın diğer kitaplarını da okuma listeme almıştım. Çocuk Yasası, Ian McEwan'dan okuduğum ikinci kitap oldu.

    Kitapta, davalarla ilgili kısımları, özellikle Adam'ın davasının olduğu kısmı, severek ve ilgiyle okudum. Farklı farklı davaları ve farklı farklı bakış açılarını okumak güzeldi. Özellikle Adam'ın davasında, avukatları sırayla dinlemek ve aslında iki tarafı da mantıklı bulmak, Fiona ne karar verecek diye merak etmeme sebep oldu. Adam'ın olduğu ve Fiona'nın iş hayatına odaklı olduğu bölümleri sevdim kısacası.

    Fionan'nın, kocası Jack ile olan ilişkisini okumayı ise hiç sevmedim. Jack'in önerdiği fikri, Fiona'nın bu kadar içine kapanıp, ilişkisinden bu kadar kopuk bir hale gelmesini, sayfa sayfa içsel konuşmalar yapıp, kocasına tek kelimeli cevaplar vermesini hiç sevmedim. Ayrıca bu kadar güçlü ve kendi ayakları üzerinde durabilen bir kadının, "Jack ile ayrılırsam insanlar bana ne der?" falan demesi de sevmediğim bir başka konu. Kitabın başından sonuna kadar bu ikiliyi yan yana sevdiğim tek bir an bile olmadı özetle. Bu olanlardan sonra ilişkileri hakkında verdikleri karara da hayret ettim.

    Yazarın, yazım tarzını sevmekle birlikte, bu kitap için favorilerim arasına girdi demem mümkün değil.
  • Biraz sonra elindeki tepsiye yerleştirdiği incecik, zarflı fincanlarda nefis kokan, bol köpüklü iki kahveyle geldi. Birer küçük bardak su ve kahve fincanlarının yanına birer güllü lokum koymuştu. Tam eski İstanbul işi. Şu "cafe" lerin hiçbirinde bulunmazdı bu. İnsanlar niye bu güzel âdetleri bırakır da hazır kahve içerler diye bir kez daha merak ettim. Hem de tadı yabancı bir kahve.
    Aslında nedeni belliydi. Dünyanın değişik yerlerinde yaşayan, birbirinden farklı özellikteki milyarlarca insan, aynı tür yiyecek ve içecekleri sevmeli, aynı tarz giysileri almalı, bunun içinde aynı tarz bir hayat yaşamalıydı. Böylece uluslarüstü büyük firmalar, ürünlerini dünyanın her yerinde satabilirdi. Belki de daha korkuncu, bu sistemin yerel kültürleri yok ediyor oluşuydu.
  • 88 syf.
    ·9/10
    9. Beyoğlu Sahaf Festivali’ndeyim. Maksadım Türk edebiyatı ve dünya edebiyatından klasiklere bakmak. Arada da adını daha önce duyduğum yazarların bende olmayan kitaplarına rastlamak.

    Öyle de yapıyordum. Heybem gittikçe ağırlaşıyordu.
    Bir tezgâhta üst üste Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan öykü kitaplarını gördüm. Göz attım. Tarzım değildi ama olsun, alayım dedim. Bir küçük poşete onları da koydurdum. Kızıma verdim. Ben kitap seçerken kızım büyükçe siyah poşet bulmuş kendisine verdiğim bütün küçük poşetleri ona doldurmuştu. Dönmeye karar verdiğimizde jumbo poşetin uç kısımlarını kıvırıp, kızımın “Aman baba dikkat et, belini inciteceksin.” uyarılarını dikkate almadan un çuvalı gibi omzuma attım.

    Şimdi metrodayız. Oturmak için yer bulmak maksadıyla en uç noktada bekliyoruz trenin gelmesini. Tren geldi, ama yer yok. Fakat bir genç beni görür görmez yer vermesin mi? Kızım biraz tebessümle “Ama baba!” dedi, yüzüme baktı. “Ne var,” dedim. “Gencin içinden gelmiş, genç (!) amcasına yer vermek istemiş.” Ben oturunca yanımdaki diğer genç de kızıma yer verdi. Ona da teşekkür ettim.

    Derken gelirken elimde olan kitabın zaten son sayfalarındaydım. Onu bitirdim. Baktım kızım bizim un torbasından, pardon kitap poşetimizden Semra Aktunç’un Yalos kitabını çıkarmış. “Güzel mi?” dedim. “İyi, cümleler akıcı. Okunabilir. Ama senin tarzın değil.” dedi. Kızım da tarzımı biliyordu demek ki.

    Hadi ben neyse de, kızımca da tarzım olmayan kitabı merak ettim. Önce Yalos’un anlamına baktım. Akarsularla denizlere ulaşıp, dalgalarla kıyılara vuran odun parçalarıymış. Sonra da kitaba ismini veren öyküden başladım okumaya. Zoe bir aşk üçgeninde kalıyor. Eleni ve Dimitri evli. Dimitri Zoe’yi seviyor. Zoe de Dimitri’yi. Hikâyenin sonunda Zoe herkeslerden saklanma ve ortadan kaybolma isteğiyle denize doğru yürüyor. Yürüyüş o yürüyüş.

    “Çok zaman geçti. Bir yalostum artık, incecik dal gibi gövdem, yılankavi, bembeyaz. Denizde kalmak istesem de rüzgâra direnemiyordum. Bir kıyıda buldum kendimi, ıssızdı kıyı, uzandım taşların üstüne, ısındım, sevdim güneşi. Ne kadar yaşar yaloslar bilmiyorum. Pek önemi kalmadı bunun ama hâlâ izleyebiliyorum gövdemi ve ağzımın sımsıkı kapalı olduğunu kederden ve tuzdan. Bu sessiz kıyı böyle midir hep?”

    Kitap seksen dört sayfa. Şimdi artık kitabın başındayım. Bir oturuşta işte sonundayım. Elimde ne mi kaldı? En çok bir zamanlar parçası olduğum mekânlar kaldı. Kadıköy, Bostancı, Karaköy, Tünel, Beyoğlu, Fatih, Cağaloğlu, Nuruosmaniye tramvay, dolmuş. Güngör Bey’den tarih dersleri. 1950’li yıllar. Geçmişin insanının nazenin halleri. Ayrılıklar, bekleyişler ve özlemler. Hep bir hareket, hep bir canlılık. Durağan bir şey yok. Yabancılaşma da var. Belki alttan alta durum eleştirisi de.

    Öyküde var’a da yok’a da “Hamdolsun!” diyen Cemnur’un Cem’inin halası iyiydi. Ondan iyisi ise Cemnur’un kundakta bebeğiyle terk edilen Nur’unun yıllar sonra dönen kocası Cem’e karşı takındığı tavırdı. Terk edip giden kocaya elinden geleni arkasına koymak istemezken, oğlu Can’ın babasıyla en azından yakın akraba gibi sohbet etmesine mukabil, hiçbir şey yaşanmamış gibi affetmesi benim için ilginçti.

    Unutmadan Dayakçı’ya Mektup öyküsü de çok güzeldi. Hele Dayakçı’nın hesap esnasında yüzünün kızarması. Ve sonrasında herkeslere birer çöpte Kemalpaşa ısmarlaması. “Seni hiç unutmadım!” diyen anlatıcının vefası da benim için unutulmazdı.
  • 416 syf.
    ·19 günde·Puan vermedi
    Birinci kitabı bitirdikten sonra herkes gibi Frodo ve Sam’in yelken açtığı maceraları diğer yüzük kardeşliği üyelerinin aksine daha çok merak ettim ve endişelendim. İkinci kitapta yer alan birinci kısımda orklara esir düşen Merry ve Pippin, Orta Dünyanın en eski ırkı olan Ağaçsakalla tanışan yüzük kardeşliğinin diğer üyelerine yer veriyor. Gandalfın ortaya çıkması Frodo ve Sam hariç diğer yüzük kardeşliği üyelerinin tekrar bir araya gelmesini sağlıyor.

    Kitabın ikinci kısmımda ise sadece Frodo ve Sam’e yer veriliyor. Frodo ve Sam yelkenlerini Mordor’a açıyor. Mordor için yeni bir yol arkadaşı ediniyorlar. Kıymetlisini dilinden düşürmeyen Gollumu rehberlik etmesi ve Frodoya zarar vermemesi üzerine kıymetlisi, yani yüzük üstüne yemin ettiriyorlar ve yeni yoldaşlarının rehberliği doğrultusunda başlarına geleceklerden habersizlerdir.Mordorun kapılarından geçmek için izledikleri rota doğrultusunda Boromirin topraklarına Minas Trithe giriş yapıyorlar ve beklenmedik olaylar ile karşılaşıp yeni bir dost edinerek rotalarını Gollumun rehberliğinde Minas morgul’a çeviriyorlar. Ve burada Gollumun düzenbazlığı ile mağarada uzun zamandır yaşayan golllumun karşılaştığı ve söz verdiği Dişi ile yani Shelob adlı aç bir yaratıkla karşılaşıyorlar. Shelobun Frodoya yaptıklarına gelicek olursak gerçekten olabilir mi Frodo ölebilir mi mümkün mü bu diye düşündüğüm bir bölümdü. Sheboya karşı zafer elde eden samin beyinin yani Frodonun başında bekleyip öldüğüne kanaat getirmesi ile vardığı kararın yanlış olduğunu öğrenmesi ise çok kısa sürdü. Serinin ikinci kitabında beni en çok etkileyen şey yüzük kardeşliği üyelerinin fedakarlık ve dostlukları,özellikle Samin beyine duyduğu sevgi oldu. Sam Frodo’ya olan sevgisini şöyle ifade ediyor;

    “Onu seviyorum. Böyle işte o; bazen, her nasılsa içindeki parlayıp dışarı sızıyor. Ama ben onu seviyorum, öyle olsa da olmasa da.”
  • Zaten acıya ve yalana ne kadar dayanabileceğimi hep merak etmişimdir. Aslında sadece birkaç yıl merak ettim çünkü bir gece aynaya baktığımda, kıpkırmızı gözlerim bana bütün dünyayı ve iğrençliklerini hazmedebileceğini söylemişti.
  • 2020 ...hala burda takılan var mı :) merak ettim de bi bakıp çıkayım dedim