Dediler ki aydınlığı boğup, yolunu geceden seçiyorsun, etme.
Sırrı dökülmüş aynalarda hâlâ kendini arıyorsun, etme...
Bu şehir, senin sükûtunla sağır, taş duvarlar lâl olmuşken;
Sen sağırlar sokağında bülbül gibi şakıyorsun, etme.
Mevlâm "Elvan" ile dokumuş, seyre doyulmaz o sureti;
Sen körler konağında renk diye satıyorsun, etme.
Bir nazarın kâfi gelirken Kaf Dağı’nı muma çevirmeye;
Sen buz kesmiş, mühürlü kalplere ikrar veriyorsun, etme.
Rüzgâr hasretinden şaşkın, sen kokunu hiçliğe saçıyorsun;
Sinende "Can"dan bir emanet varken, fırtınayı üstüme çağırıyorsun, etme.
Zülfün, haram nazardan sakınıp "kırk kilitli sandıkta" bekliyorken;
Sen has altını teneke sanıp, hurdacılarla tartıyorsun, etme.
Gölgen düşse kâfiydi şu çölleşmiş, yorgun cihana;
Güneşi zindana atıp, karanlığı büyütüyorsun, etme.
Biz adını "doksan dokuzun sırrı" bilip, Nâr-ı Aşk’a düşmüşken;
Şimdi sönmüş ocağın külünü bile yaraya sürüyorsun, etme.