Onlar gittikçe coşarak, neşelendikçe neşelenerek kuşlar gibi cıvıldadıkça, Necib, birçok zaman kendisini neşelendiren yasının ve acısının ara sıra yaptığı gib, sessiz ve karanlık, ruhunu ezen bu acıklı bezginlik içinde çok bahtsızdı. “Ya ben?.. Ben ne yapayım?” Niçin o daima böyle idi.? Dünyada durgunluk ve rahatın hep kuruntu olduğunu görüp kendini üzen şeylerin de hep kendi hayalinin, kendi dileğinin icatları olduğunu düşünerek, kendisine, ruhuna karşı bir şey yapamadığından, kendini iyi etmek için bir çare bulamadığından deliren bir öfke ve hiddet duyuyordu, önce yerden havalanmak için gökyüzünü yeterli bulmayan bir güzel hülya, yüksek bir emel, bir ismet isteği ile boğulur, o zaman bir hiç için canını verecek hale gelirdi. Fakat sonra yine o hiçlerden biri ile bütün havalanarak yükselme hevesi yaralanır, her güzeli bir yara haline koyan incelme duyguları uyanır, hayatın, dünyanın, insanların, ruh ve kalbin ne olduğunu soğukkanlı, kendine karşı bile düşmanca bir damla şiire yenilmeyerek, arzuların ne iğrenç, emellerin ne gülünç, başarılarının ne miskin, bütün huzurların, neşelerin ne kadar süslü olursa olsunlar ne mundar olduğunu düşünmekten doğan ümitsizlik ve bezginlik ile harap olur, sisli, küflü kalırdı.