mervaize

mervaize
@mervaize
Kötülüğün kol gezdiği bir iklimde, Türkiye'nin gençleri de hanidir hançeri birbirlerine saplıyorlar. Erkeklik davası mı bu? Hançer saplamak, gençliğin bizim artık aşinası olamadığımız yeni âleminde yetişkinliğe geçişin bir ritüeli mi? Bir hançer saplayarak, bir başkasının canını acıtarak, bir başkasını yok ederek, bir aileyi acılara gömerek var olmak ancak psikopatlığın raconuna uyar. Türkiye'de, izleyebildiğim kadarıyla, gençler arasında psikopatik arsızlık ve acımasızlık tırmanıyor ve erkekliğin kitabı, antisosyalliğin, zalimliğin, kan dökücülüğün kitabına uydurularak yeniden yazılıyor. Vahşi hayvanlar gibi, en çok can acıtanın "en erkek" sayıldığı bir cangılda mı yaşayacağız? Bu durumu, basitçe bazı televizyon yapımlarına bağlamak sorunu küçümsemek olur. Türkiye'nin gençleri bir ümitsizlik duygusundan mustarip. Gençler geleceğe baktıklarında bir ışık görmek istiyorlar, bir iş bulabileceklerine, kendi hayatlarını yazabileceklerine, sevip sevilebileceklerine dair bir ümit ışığı. Oysa hayat onlar için her geçen gün daha fazla zorlaşıyor. Anne babalarının televizyon karşısında uyuklamaktan yeterince sevgi veremediği bir kuşak, bir kanser hücresi gibi hızla ülkeyi istila ediyor. Geçtiği yerlere sevgisizliğin tohumlarını, şefkat görmemişliğin zehirli havasını bırakarak. Zamanımızı, dikkatimizi, varlığımızı onlardan esirgediğimiz için, şimdi onlar büyük bir boşlukta asılı kalmış durumdalar. Onlara bağlanabilecekleri bir değer, yüreklerini tutuşturan bir ülkü, hayatlarını gülistana çevirecek bir anlam sunamadığımız ve kendimiz gibi onları da televizyon ekranı karşısında yalnız bıraktığımız için. Video oyunları akıl almaz bir şiddete gömülü, televizyon yapımlarında sinek gibi insan öldürülüyor, gün geçmiyor ki dışarıdaki dünyadan bir vahşet haberi ulaşmasın. Ümitsiz bir
Sayfa 66
Reklam
Kendi ölümlülüğünün, sonlu hayatının farkında olan tek varlık insandır. Bugün geçmişe ışıklarını düşürdüğünde, kendimizi "kader kurbanı" olarak mı göreceğiz yoksa "Acılarımdan öğrendiğim bir şeyler var," mı diyeceğiz? Geriye dönüp baktığımızda, "içimizde yaşanmadan bekleyen bir hayat"ın suçunu mu duyacağız yoksa "Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar!" mı diyeceğiz?
Sayfa 49
"Her şey çok hızlı gerçekleştiğinde," diye yazmıştı Kundera, Yavaşlık adlı romanında, "kimse hiçbir şeyden emin olamaz, kendisinden bile." Telaş, hayatı daha da yüzeysel kılar. Hız, hayatı eksiltir. "İnsan zamanı ölçer, zaman da insanı," diyor bir İtalyan atasözü. Herkesin kendine göre bir zamanı, eigenzeit'ı, Ahmet Haşim'in eşsiz belagatiyle söylersek "hatıraların kudsî saati"ni bulmaya ihtiyacı var. Kendi tempomuzu, içimizin seslerini dinleyerek bulabiliriz. Yavaş güzeldir.
Sayfa 46
Aslında bizim geleneksel şehirlerimiz ve çarşılarımız hayatın ritmine ayarlıdır. Global ticaret, insanları şeylerin makine yapımı ve ucuz olanına yönlendiriyor, geleneksel el sanatları kaybolmaya yüz tutuyor. Konya'nın, Elazığ'ın, İsfahan'ın, Kudüs'ün çarşılarında dolaşan bir insan orada hayatın kendine mahsus bir akış ve dinginliği olduğunu fark eder. O çarşılarda dolaşırken tarihin soluğunu ensenizde hissedersiniz. Hayat size bir süreklilik ve zenginlik duygusu verir. Bir yere trafik girmiyor, ya da araçlar bir yere daha yavaş akıyorsa, oranın sakinleri arasında sosyal bir bağ kurulma ihtimali artar. "Yavaş şehirler arabalara göre tanzim edilmez, arabalar şehre göre intizam bulur.
Sayfa 45
Saatlerini doğanın ve iç dünyalarının çevrimine ayarlayanlar, güneşi ve gökyüzünü görebilenler, hayatı uzun bir şimdi veya yekpare, geniş bir an olarak yaşayabilenler, "İçime çektiğim hava değil gökyüzüdür!" diyebilenler, eve mutlu dönüyor.
Sayfa 41
Reklam