Tanrı onu yanına istedi, diyor rahip bir gün ayinden sonra, Agnes'ın elini tutarak.
Agnes hırlayacak gibi, adama vurmamak için kendini zor tutarak hırsla rahibe dönüyor. Ben de yanımda istiyordum, demek istiyor, Tanrı sırasını bekleseydi.
Üstelik o pansiyon odasının dört duvarını, kimsenin gelip gitmediği, arayıp sormadığı, konuşup onu rahatsız etmediği, yalnızca bir yatak, bir sandık ve bir masanın olduğu o odayı çok özlediği de bir gerçek. Dört bir yanındaki seslerden, yaşamdan ve insanlardan kaçıp kurtulabildiği başka bir yer yok; dünyanın çok uzaklarda kaldığı, benlik hissinin eriyip gittiği, mürekkebe batırılmış tüyü tutan bir ele dönüştüğü ve tüyün ucundan gözlerinin önüne serilen sözcükleri seyre dalabildiği tek yer orası. Sözcükler birbiri ardına gelirken, bedeninden sıyrılıp onu içine alan öylesine rahatlatıcı, öylesine mahrem, sevinç dolu bir huzura eriyor ki bununla hiçbir şey boy ölçüşemez.
Kendini kayboluşun ağına yakalanmış; ne yana dönse ağa daha çok yakalanacakmış, bir şekilde mutlaka ısırılacak, o iğne bir yerine sokulacakmış gibi hissediyor.