Acıların en büyüğünün ölüm olduğu düşünülerek ölüme bile alışıyor insan tabiri kullanılır. Katılmıyorum ölüm net dolayısıyla alışmak mecburi ve içinde umuda dair hiçbir iz yok. Ölen kişi birden çıkagelecek, her zamanki selamını verecek, gülümsecek gibi gelir bu beklenti acıtır sonra bunun hiçbir zaman olmayacağına da alışılır. Geriye unutulmayacak anılar, izler ve eşyalar kalır. Ne güzel yaşadı, birlikte ne güzel yaşadık, mutluydu, güçlüydü, sevgi verdi sevgi gördü diye hatıralarda yaşatılır. Oysa en büyük acılar hayatın bütününe yayılanlardır. Hayatın tümüne nüfuz ettiği, net olmadığı, süreç olarak yaşanıldığı ve birden bire ağrı gibi ortaya çıkmadığı için insan fark edene kadar bunların ne kadar acı verdiğini, kendisini yavaş yavaş yok ettiğini anlamaz bile. Anlatılmak istenenler kişiye, duruma, duyguya, yaşantıya, hedefe her neye ise elde olmayana karşı bekleyişler, beklentiler ve beslenen umutlardır. Hayat elde olmayana erişmek için umutla ve uğraşla geçer. İnsanı bir gün ulaşırım diye umut ettiği diri tutar, elde edilemeyeceklere umut beslemek ise yavaş yavaş yıkarak öldürür. Yani insanı yaşatan da öldüren de odur. Peki bir gün mutlu olurum umuduyla her gün eksilerek ölmek niye?