Hayat, insanların el ele tutuştuğu, birbirine yardım ettiği, birbirini avuttuğu bir ortak yaşamdır. Bitkiler bile yan yana oldular mı daha iyi açarlar, kuşlar sürü halinde göç eder, balıklar sürü halinde yüzerler. Tek başımıza ne yapabilirdik? Aya çıkmış astronotlar gibi korku ve yeniden dünyaya dönme isteğinin getirdiği sabırsızlık içinde çırpınırdık.
Birçok kadın sorar kendi kendine, dünyaya neden çocuk getirmeli diye. Aç kalsın, üşüsün, ihanete uğrasın, aşağılansın, savaşta ya da hastalıktan ölsün diye mi? Açlığın doyurabileceği, üşüyenin ısınabileceği, sadakat ve saygının ömrü boyunca ona eşlik edebileceği, savaşı ve hastalığı ortadan kaldırma çabasına onun da uzun yıllar katkıda bulunabileceği umudunu baştan geri çevrimiştir bu kadınlar.
En çok korktuklarım, Cennet ve Cehennem'in masal bahçeleri değil, o dönme dolaplar, o korkunç kalabalıklar ve sonsuza kadar unutulmanın aşağılanmasıyla da yaşayabilirim. Bunlardan hangisinin olacağının bilmemek de umrumda değil. Benim korkum, bir şeyleri kaçırmak.
Köleleştirilen genç kızlar, tecavüz edilmeden önce dua ediliyor onlara. Kentlerin üstüne variller bomba niyetine kullanılıyor, çocuklar pazar yerlerinde canlı bomba yapılıyor. Avusturya'da yolun kenarında bir kamyonun kilitlenip bırakıldığını, yetmiş bir sığınmacının orada panik içinde, havasızlıktan boğulup çürüdüklerini duyduk. Sadece cesur kişiler hayal güçlerini çalıştırıp o son anları düşünebildiler. Yeni zamanlar bunlar. Belki de çok eski zamanlardır.