“ölülere sakın merhamet gösterme,” dedi Fisher.
Ren elini omzuma koydu. “Ve ruhun bedeninden ayrılacak olur sa öteki tarafta karşına ilk çıkan hana gir ve bize bir içki ısmarla. Sana katıldığımızda hesabı öderiz.”
Fisher bir kahkaha patlattı. İçten bir kahkaha. Derin ve gür sesi içimde bir şeyler uyandırdı. Kış Sarayı’nda elime sürahiyi alıp da haya tım boyunca ilk kez kendime koca bir bardak su doldurduğumda çı kan ştrtlşırtl sesin ölene dek en sevdiğim ses olacağını düşünmüştüm.
Yanılmışım. Fisher’ın samimi kahkahası, Zilvarendeki sudan bile daha nadirdi; kulaklarımı dolduran ses neredeyse gözlerimi yaşartacaktı.
“Ona Gün ışığı deme,” dedi.
“Nedenmiş o?”
Başını hafifçe yana eğdi, burun delikleri genişledi ve alçak bir gümbürtüyle sorusunu yanıtladı.
“Çünkü o ayınışığı. Dağların zirvesini çevreleyen sis. Fırtınadan hemen önce havayı ele geçiren elektrik. Savaş başlamadan önce meydandan yükselen duman. Onun ne olduğuna, ne olabileceğine dair en ufak bir fikrin bile yok.