Mesut Güneş

Mesut Güneş
@mesutgunes52
Memur- Eski Planlama Uzmanı
Ekonometri- İstatistik
19 okur puanı
Temmuz 2019 tarihinde katıldı
Şu anda okuduğu kitap
“Biliyor musun Lyuda,” dedi Ştrum uzlaşmacı bir tavırla, “yaşamda haklı olan insanlar, genellikle nasıl davranacaklarını bilemezler, tepeleri atar, kabalık, patavatsızlık ve sabırsızlık ederler ve işte de, evde de bütün anlaşmazlıklarda genellikle onlar suçlanırlar. Haksız olanlar, mantıklıdırlar, sakindirler, naziktirler, her zaman haklı görünürler.”
Reklam
Alıntı öncesi şunu belirtmek isterim ki anlatılan olay ikinci dünya savaşı sırasında bir toplama kampı krematoryumu sürecinden kesittir. Biraz uzun bir alıntı özeti olacak ama kitapta en etkilendiğim yerdeyim. Uzun sayfaları özetlemeye çalışacağım: “Ölüm, ölüm onlardan biri gibi olmuştu, insanların yanına, avlulara, atölyelere teklifsizce geliyordu….çocukların oyununa katılıyordu..ekmek kuyruğuna giriyordu, çorap onaran yaşlı bir kadının yanına oturuyordu… …Sofya Osipovna müziği duydu. Bu müziği ilk kez çocukluğunda duymuştu, bu müzik onu her zaman canlı bir gelecek önsezisiyle heyecanlandırırdı. Müzik onu aldatmıştı. Sofya Osipovna’nın geleceği yoktu, sadece geçip gitmiş bir yaşamı vardı. Müzik çalmaya başladığında David (küçük bir çocuk), cebindeki kutuyu çıkarmak istemişti. Ama birkaç adım atınca sahnedeki adamları unutmuştu, sadece gökyüzündeki kızıllık ve müzik kalmıştı. Hüzünlü, güçlü ezgi, bir fincanı doldururcasına çocuğun ruhunu ağzına kadar anne özlemiyle doldurmuştu… Annesini severdi, ama annesi şimdi onunla yan yana yürüyen bu insanlar gibi çaresiz ve zayıftı… Her şey, onun küçücük yüreğini dehşete düşüren her şey bir araya gelmiş, tek bir şey halinde birleşmişti… Ölüm, gökyüzünün o koskocaman genişliği içinde duruyor ve küçük David’in minik ayaklarıyla yanına gelişine bakıyordu. Çevrede sadece ve sadece arkasına saklanamayacağı, sımsıkı tutunamayacağı, kafasını vurup kıramayacağı müzik vardı. Hıçkırdı, soluğu kesildi. Yapabilseydi kendi kendisini boğardı. Müzik durdu. David’in küçük ayakları ve onlarca başka küçük ayak acele ediyor, koşuyorlardı. Kafasında bir düşünce yoktu, ne bağırabiliyor ne de ağlayabiliyordu. Sadece minik ayakları yürüyor, yürüyor, acele ediyor, koşuyordu. Onu sımsıkı saran korku birkaç dakika daha uzayacak olsaydı yüreği çatlayıp
Belki de müzik, insan duygularının yalnızca anahtarıydı, bu korkunç anda insanın içini, özünü doldurmamıştı, ardına kadar açmıştı.
Eğer Kaltluft’un Tanrı’nın mahkemesi önünde cevap vermesi gerekirse ruhunu aklayarak yargıca içtenlikle yazgının onu beş yüz doksan bin insanı öldüren bir cellat olma yoluna ittiğini söylerdi. Dünya savaşı, dev ulusal halk hareketi, kararlı bir parti, devlet zorunluluğu gibi çok büyük güçlerin iradesi karşısında o ne yapabilirdi? Kim kendi istediği gibi yüzleşecek durumdaydı? O bir insandı, babasının evinde yaşayabilirdi. O gitmiyordu, onu arkasından ittiriyorlardı, o istemiyordu, onu götürüyorlardı, parmak çocuk gibi gibi gidiyordu, yazgı onu elinden tutmuş götürüyordu. Kaltluft’un işe gönderdiği kişiler de Kaltluft’u işe gönderen kişiler de Tanrı’nın önünde aynı şekilde ya da aşağı yukarı aynı şekilde kendilerini haklı gösterebilirlerdi. Kaltluft’un Tanrı’nın mahkemesi önünde kendini aklaması gerekmiyordu. Dolayısıyla Tanrı’nın da Kaltluft’a dünyada suçlu insanlar olmadığını kanıtlaması gerekmiyordu… Tanrı’nın mahkemesi, devletin, toplumun mahkemesi var, ama bir de yüksek bir mahkeme var: Bir günahların diğer günahkara karşı mahkemesi. Günahkâr insan totaliter devletin gücünü ölçüyordu, sınırsız büyük bir güçtü bu; bu korkunç güç, propagandayla, açlıkla, yalnızlıkla, kampla, ölüm tehdidiyle, ortadan kaybetmekle ve şerefsizlikle insanın iradesine ket vuruyordu. Ancak yoksulluk, açlık, kamp ve ölüm tehdidi altında insanın attığı her adımda koşullanmanın yanında her zaman insanın ket vurulamamış iradesi de ortaya çıkar. Sonderkommando başkanının köyden siperlere, partisiz küçük burjuva anlayışından bilinçli nasyonal sosyalist parti üyeliğine uzanan yaşam yolunun her yerinde her zaman iradesinin izleri kalıyordu. Yazgı insanı elinden tutup götürür, ama insan istediği için gider, istememek onun elindedir. Yazgı insanı götürür, insan yok edici güçlerin aracı haline
Çocukların zayıf yüzleri, ince boyunları, kesilmemiş kumral saçları, babalarının ceketlerinden ve pantolonlarından düzeltilmiş yamalı giysileri son derece çocukça şeylerdi. Birkaç kişi, kolordu komutanının da bir zamanlar oynadığı geleneksel bir çocuk oyunu oynuyor, gözlerini kısıp, nişan alarak beş kapiklik madeni paraları küçük bir çukura doğru atıyorlardı. Diğerleri oyuna bakıyordu, ancak bakışları çocukça değil, endişeli ve kederliydi. Novikov’u gördükler ve uyumakta olan asker amcalarına baktılar, anlaşılan bir komutan geçerken oyun oynayabilir miyiz, oturmaya devam edebilir miyiz, diye ona sormak istiyorlardı. “Devam edin, devam edin yiğitler,” dedi Novikov yumuşacık bas bir sesle ve o tarafa doğru el sallayıp geçti. Öylesine iliklerine işleyen, öylesine şiddetli bir acıma duygusuna kapılmıştı ki, bu duygunun gücünden serseme döndü. Bu iri gözlü, zayıf çocuk yüzleri, bu yamalı köylü giysileri birdenbire gerçekten de şaşırtıcı bir açıklıkla bunlar çocuk aslında, çocuk diyordu… Orduda ise çocukça, insanca şeyler miğferin altında, askerin duruşunda, çizmelerinin gıcırtısında, üzerinde çalışılmış hareketlerde ve sözlerde saklıdır… Oysa burada(Stalingrad Savaşı’nın ağır dönemleri) her şey apaçık ortada. Eve uğradı. Garip şey, karmaşık ve kaygı uyandırıcı bugünkü düşünceler ve izlenimler arasında en endişe verici görünen bu acemi askerlerle karşılaşması olmuştu. “Taze kuvvet” diye içinden yineliyordu Novikov, “taze kuvvet, taze kuvvet.” Bütün askerlik yaşamı boyunca araç gereç ve mühimmat kaybı, işlerin zamanında yapılmaması, arabalar, motorlar, yakıt yüzünden komutanlık karşısında duyulan korkuyu tanımıştı. Komutanların askeri eylemlerde büyük ölçüde taze kuvvet kaybı olması yüzünden ciddi şekilde sinirlendiklerine tanık olmuyordu. Üstelik zaman zaman komutan,
Reklam