Mesut Özbilir

Mesut Özbilir
@mesutozbilir
YENİ YAZI OTUZ YAŞ ÜZERİ EVLİLİKLERE DAİR BİR PERSPEKTİF
Bir nesil için evliliğin otuz yaş üzerine çıktığı malumunuz. Bunun normal olmadığı ve normalleştirilmemesi gerektiği üzerinde ciddiyetle durdum, duruyorum; ancak neticede azımsamayacak kadar otuz yaş üstü bekâr var ve bunların önemli bir kısmı evlenmek istiyor. Tabii bu durumun beraberinde getirdiği pek çok zorluk var: Sosyal çevrelerinin daralması sebebiyle uygun eş bulamamak, bulunsa dahi evliliğe teşebbüs edememek, birey olarak kurulan hayatı sil baştan inşa etmeye cesaret edememek, evliliğe uyum sağlayamamaktan endişe etmek… Bunlar meselenin başlıca çıkmazlarıdır. Burada öncelikle yüzleşmemiz gereken gerçek şudur ki; toplum artık bu konuda sorumluluk almıyor. Yani birini birine önerme, tavsiye etme, “sebep olma” fonksiyonu yitirilmiş durumda. Zira doğabilecek olumsuzluklardan aracılar mesul tutuluyor; insanlar da haliyle bundan kaçınıyor. Neticede de evlilik işi bütünüyle fertlerin kendi çabasına kalıyor. Bu yaştan sonra, emin olmadığınız biri için kurulu düzeninizi bozmak istemeyecek, buna cesaret edemeyeceksiniz. Bu da evleneceğiniz kişiyi tanıyacağınız bir süreci zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla ya yolunuzu evliliğe çıkaracak girişimlerde bulunmalı ya da bu tür girişimlere açık olmalısınız. Artık arzularına yenik düşüp kolayca yanlışa sürüklenecek bir yaş aralığında değilsiniz. Hatta bir şeyler hissedebileceğiniz birini bulacağınıza dair ümidiniz bile azalmış durumdadır. Bu sebeple meseleye klişe yaklaşımlarla ve ezberlerle bakamayız. Bakınız İslam tarihinde kadının bekâr kalması diye bir norm yoktur. Kocası ölen ya da boşanan bir kadının iddeti bittiğinde talipleri sırada bekliyor olurdu. Çok eşlilik pratik olarak vardı ve elden ayaktan düşüp piri fani olmadıkça hiçbir kadın bekâr kalmazdı. Ve dahi devletin de dulları evlendirmek gibi bir görevi vardı. Şimdi
Duygu ve Düşünce
Reklam
Evlilikte İktidar Savaşı ve Sabır
Bugün bir paylaşıma yorum yaparken konu önemli bir noktaya geldi. Bu sebeple yazıyı revize edip müstakil bir paylaşım yapmak istedim. Ama öncelikle ifade edeyim ki yazımı normal şartlar altında mülahaza etmenizi; alkol, şiddet, kişilik bozuklukları, ahlâkî zaaflar ve kronik huysuzluklar çemberinde ele almamanızı rica ediyorum. Zira bunlar hangi denklemde olursa olsun huzursuzluğa sebep olur. Onun için aşağıda anlatılanları, makul iki insan arasında kurulan bir evlilik bağlamında okuyalım. Evlenen bir erkek doğasının gereğini yapmak ister. Yani kendi krallığını kurmak ve hükmetmek. Bu da kadının karşısına iki seçenek çıkarır; ya onunla çatışmak ya da süreci kabullenip yönetmek. Çatışması halinde de iki sonuca ulaşır; ya yıpratıcı bir mücadelenin ardından evlilikleri biter ya da kadın kazanır ve evliliğe devam ederler. Ancak savaşı kaybeden erkek artık o evde koca ve baba olma fonksiyonunu büyük ölçüde yitirmiş edilgen ve pasif bir figüre dönüşmüştür. Muhtemelen de bir müddet sonra yetersiz görüldüğü için yine boşanacaklardır. Peki, çatışmayıp süreci kabullenip yönetirse ne olur? Erkek bir müddet krallığının tadını çıkarmak ister; hizmet bekler, hürmet bekler. Tıpkı yeni tahta oturmuş toy bir şehzade gibi ya da yeni amirliğe terfi etmiş memur gibidir; her şeye karışır, yersiz müdahalelerde bulunur ve kadın zaman zaman bundan rahatsızlık duyar. Ama bu aşamada yapacak bir şey de yoktur; sürecin geçici olduğunu bilerek sabırla yönetir. Zira bu, insanlarla ilişki kurmanın zorunlu şartıdır. Tabi bu çizdiğim tablo en kötü ihtimalledir. Tecrübeler göstermiştir ki kadın çatışmadığı zaman erkek çok daha çabuk teslim olur. Bir müddet sonra krallığından emin olan, gücünü ispat etme ihtiyacı duymayan erkek artık vezirine güvenmeye başlar ve yetkilerini yavaş yavaş ona devreder.
Duygu ve Düşünce
Demokrasi
Platon’un Devlet’inde “demokrasi”nin tasvir edilişi hayli dikkat çekicidir. Sokrates, halkı ana-babaya; demokratik devleti ise evlada benzetir. Neticede halkın okşaya okşaya büyüttüğü bu evlat/devlet, zamanla bir zorbaya dönüşür. Platon’un ifadesiyle: “Halk, yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş; özgürlüğe kavuşmak isterken eli sopalı kölelerin kulluğuna düşmüş oldu. Aşırı ve düzensiz özgürlük, ona köleliğin en ağırını, en acısını, efendilerin en belalısını getirecekmiş meğer.” Bu ifade, yaşadığımız çağı nefis bir biçimde tasvir ediyor: “Eli sopalı kölelerin kulluğuna düşmek…” İnsanlık, küresel güç ağlarının ahlâkî çürümesini ve görünürde efendi, gerçekte köle olanların iç yüzünü artık açıkça öğrenmiş durumda. Ancak bu “eli sopalı kölelere” kulluğunu ne zamana kadar süreceği hâlâ meçhul. Bu benzetme bir taraftan da bana Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) meşhur Cibril hadisini hatırlattı. Cebrail’in (a.s.) insan suretinde mescide geldiği o günde sorulan sorulardan biri de kıyametin ne zaman kopacağıydı. Zamanı bildirilmez; ancak alametlerinden bahsedilir. Bu alametlerden biri de: “Cariyenin efendisini doğurması.” şeklinde tabir edilir. Bu alamet zahirde gerçekleşmiştir: Analar, efendilerini doğurmuş; evlatlar, anne-babalarının efendileri hâline gelmiştir. Ancak bu hadisi bâtınen, “halkın efendisini doğurması” şeklinde yorumlamak da mümkündür. Allahu âlem. Hasbünallahu ve ni'me'l-vekîl, ni'me'l-mevlâ ve ni'me'n-nasîr! Allah bize yeter! O ne güzel vekil, ne güzel mevlâ ve ne güzel yardımcıdır.
Alıntı
İSLAM TARİHİNİN ENTELEKTÜEL KADINLARI
Kadınların İslam tarihindeki entelektüel şahsiyetlerine dair dikkat çekici bir rezervle karşılaştım. Aslında bazı makale ve tezlerde ele alınmış; ancak sosyal medya platformlarında çok dile getirildiğine şahit olmadım. Nüzhe’ye dirâse yazarken önce İbn Hacer’in üç kadın hocasına, ardından Kāsım b. Kutluboğa’nın kızına rastlayınca zihnimdeki radarları açtım; işi gücü bir kenara bırakıp bu izleri sürmeye koyuldum. Çok geçmeden fark ettim ki Sehâvî’nin ed-Dav’ü’l-lâmiʿ li-ehli’l-karni’t-tâsiʿ (Dokuzuncu Asrın Şahsiyetleri İçin Parlayan Işık) adlı on iki ciltlik eserinin son cildi, bini aşkın kadın şahsiyete tahsis edilmiştir. Sadece “Meryem” isminde on beş farklı isme rastladım. Dahası, Sehâvî bu hanımların birçoğuna ya talebe olmuş ya da hoca. Bu isimler arasında en dikkat çekicilerden biri Ümmü Hânî el-Hûrîniyye adlı âlime hanımdır. Tespit edebildiğim kadarıyla, yirmiye yakın âlim Sahîh-i Buhârî’yi onun meclisinde okumuştur. Kendisinden “Şeyhatunâ / şeyhiyemiz” şeklinde bahsederler. el-Irâkî, el-Heysemî, İbnü’l-Mülakkın, el-Gumârî ve daha pek çok âlim tarafından kendisine icâzet verilmiştir. Kendisinden hadis dinleyenlerden biri olan Sehâvî, onu şöyle tasvir eder: “Eskiden beri faziletli kimseler kendisinden hadis dinlemiştir. Ben de onun rivayet edebildiği bütün hadisleri kendisinden dinledim. Kanaatimce, elimizde bulunan rivayetlerden daha fazlasını da dinlemiştir; hatta dedesinin ona Kütüb-i Sitte’nin geri kalanını da okutmuş olmasını uzak görmem. Bunlardan biri de Sahîh-i Buhârî’yi en-Neşâverî’den okumasıdır... Kendisi saliha, hayırlı, faziletli; Allah ve Resûlü zikredildiğinde çokça ağlayan, hadis ve ehlini seven, oruca ve gece ibadetine devam eden, sağlam bir dindarlığa sahip, taharette son derece titiz, ifadede fasih, yazıda mahir, tabii bir şiir kabiliyeti
Duygu ve Düşünce
Baba ve öğretmen otoritesi
Baba ve öğretmen otoritesinden yoksun büyüyen nesiller kimi örnek alıyor? İbn Haldun, Mukaddime’sinde “Mağlûbun, galibi taklit etmeye düşkün olması hakkında” bir bahis açar ve son derece can alıcı tespitlerde bulunur: “Nefis, kendisini yenen ve boyun eğdiren kimsede daima bir üstünlük bulunduğuna inanır. Bu sebepledir ki mağlûbun, galibi her hususta taklit ettiğini görürsün: Giyiminde, bindiği araçta, silahında; bunların kullanımında ve biçimlerinde; hatta diğer bütün hâl ve davranışlarında. Nitekim bu devirde Endülüs’te Celâlika (Kuzey İspanya’daki Hristiyan) kavimleriyle olan hâl böyledir: Endülüslülerin elbiselerinde, alametlerinde, pek çok âdet ve yaşayışlarında, hatta duvarlarda, yapılarda ve evlerde resim ve tasvir yapma geleneğinde bile onlara benzediklerini görürsün. Hikmet gözüyle bakan bir kimse bunun istilâ ve hâkimiyet alametlerinden olduğunu bilir. Emir ve hüküm Allah’ındır.” Konumuzla doğrudan ilgili olan tespit ise şurasıdır: “Bunun benzerini çocukların babalarıyla, öğrencilerin öğretmenleriyle olan ilişkilerinde de gözlemle: Onların sürekli babalarına ya da öğretmenlerine benzediklerini görürsün. Bunun tek sebebi, kemali onlarda görmeleridir.” Bugün çocuklar evde baba otoritesiyle, okulda öğretmen otoritesiyle karşılaşmıyorlar. Hâlbuki insan tabiatı itibariyle güce meyleder; hayranlık duyduğu, üstün gördüğü şeye benzemek ister. Modern psikolojide Albert Bandura’nın Sosyal Öğrenme Teorisi de bu tespiti teyit eder. Bandura’ya göre çocuklar davranışları gözlem yoluyla öğrenir; baba veya öğretmen gibi olumlu rol modeller yokluğunda ise medya ya da akran çevresi gibi alternatif figürleri taklit ederler. Ben tanıdığım çocukların çoğunun babasını ve dedesini de tanırım. Eskiden babasının adeta bir kopyası olan çocuklara sıkça rasatlardım. Hal hareket ve
Duygu ve Düşünce
Reklam