Ölümden yapılmışız biz. Hayat diye kabul ettiğimiz şey, gerçek hayatın uykusu, varlığımızın gerçek halinin ölümüdür. Ölüler doğar, ölmezler. İki dünyayı ters sırayla biliriz biz. Yaşadığımızı sanırken ölüyüzdür; ölümle pençeleşirken yaşamaya başlarız.
İnançla eleştiri arasındaki yolun ortasında akıl hanı vardır. Akıl, inanca başvurmadan anlayabileceğimiz şeyler olduğuna duyduğumuz inançtır; gene inancın bir biçimidir bu, çünkü anlamanın temelinde, anlaşılabilir şeylerin var olduğu varsayımı yatar.
Hayatın olanca saçmalığının, hiçliğinin ve insan tarafından yanlış bilinmesinin dildeki simgesi olan, maddi zevkler için rasgele söylenen şu sözü kim bilir kaç kez duymuşumdur: "Hayattan kazancımız budur işte..." Kazanmak mı? Ne için? Nereye götürmek için? Benzer sorularla insanları gölgeler dünyasından uyandırmak çok dokunaklı olurdu... Böyle bir cümle ancak bir materyalistin ağzından çıkabilir, çünkü materyalist olmayan biri, bilinçsizce de olsa zaten böyle bir şey söyleyemez. Söz konusu insan hayattan ne kazanmayı beklemektedir, ayrıca nasıl kazanacaktır?
Ben hep şimdiki zamanda yaşarım. Geleceği bilmem. Artık geçmişim de yok. Biri, her şeyin mümkün olmasıyla çöküyor üzerime, öteki, barındırdığı hiçbir şeyin gerçek olmamasıyla.