Eksiksiz bir roman. Kitabı en basit haliyle böyle tanımlayabilirim diye düşünüyorum. Aşktan bilim-kurgu, fantastik ögelere; nankörlüklerden vefa duygusuna; insanın kendi içindeki savaştan doğa tasvirlerine; efsanelerden düzene isyana kadar bu kitapta birçok duyguyla, birçok bakış açısıyla karşılaşıyoruz. Kitap ana hatları itibariyle başkarakter Yedigey’in, kadim dostu Kazangap’ın cenazesini geleneklere uygun olarak defnedebilme çabasını ve bu süreci ele alıyor. Bu süreçte geçmişe dönük birbirinden bağımlı ya da bağımsız anılarla, efsanelerle okuyana birçok duyguyu tatma olanağı sunuyor.
Romanı sadece bir kitap halinde düşünecek olursak hissettiklerimiz de kısıtlanacaktır. Bu yüzden yazarın hayatına bir göz atmak bile romandan alınacak olan hazzı artıracaktır. En azından bu durum bende böyle işledi. Hayatına bakacak olursak eğer bir karakter ki dikkatleri üzerinde topluyor, bu karakter Cengiz Aytmatov’un babasının(Törekul Aytmatov) hayatından da izler taşıyan, mantığa uymayan sebeplerden dolayı hayatına son verilen, içindeki yazma bilinciyle düzgün mesajlar veren Abutalip Kuttubayev. Sadece Abutalip’le kalmayıp onun ailesine bakacak olursak da Zarife’nin kocasının ölümünden sonra dahi ona bağlılığını göstererek uygun görmediği olaylardan ötürü Sarı-Özek’i terk etmesinden dolayı yazarın annesiyle; çocukların babasının adının lekelenmesinden dolayı önlerindeki hayatları boyunca çeşitli zorluklarla karşılaşacak olmasının da yazarla olan benzerliğinin, Aytmatov ailesinden izler taşıdığını söyleyebiliriz. Gerçekte bu zorlukları yaşayan yazar, Yedigey karakteri aracılığıyla Zarife’nin çocukları da benim yaşadıklarımı yaşamasın dercesine bir mücadele veriyor adeta. Ayrıca tren unsurunun bize her bölümde hatırlatılması yazarın babasını en son bir tren istasyonunda görmesinden