Geçenlerde Bahattin Karakoç’un bir şiir kitabını okudum ; daha önce de Dilaver Cebeci okumuştum. Dikkatimi çeken ortak bir husus vardı: İkisi de eşlerine “evdeşime” diye hitap ederek şiirler yazıyorlar. -Anadolu irfanı olan çoğu şairde buna benzer hoş üslûba çokça rastlarız zaten-. Bu hitapta insanın içini ısıtan bir taraf var doğrusu. Yıllarını paylaştığı insana, hayat arkadaşına böyle seslenebilmek başlı başına bir gönül terbiyesi gibi geliyor bana. Fakat şiirleri okurken içime takılan başka bir şey de oldu.Ne kadar samimi olurlarsa olsunlar, eşlerine yazdıkları şiirlerde; ayrılığı, hasreti , özlemi anlattıkları dizelerdeki o büyük sarsıntıyı her zaman bulamıyorum. Galiba insan, en kuvvetli şiirlerini biraz da eksik kaldığı yerlerden yazıyor. Kavuştuğu şeyi seviyor ama kavuşamadığı şeyi yazıyor.Çünkü özlem kalbin içinde büyüyor, bekleyiş derinleşiyor, mahrumiyet insanın ruhunda başka odalar açıyor. Belki de bu yüzden nice şairin en unutulmaz dizeleri bir vuslatın değil , bir hasretin çocuğu oluyor. İnsan sevdiğiyle huzur buluyor ama şiir çoğu zaman huzurdan değil, içte kalan o ince sızıdan doğuyor. Yâr yanı başındayken kalp sakinleşiyor; fakat uzaklaştığında, eksildiğinde yahut sadece kaybetme ihtimali belirdiğinde kelimeler ateş almaya başlıyor. Belki de şiirin kaderi biraz budur; insanın sahip olduklarını değil, içinde ukde kalan şeyleri daha uzun anlatması. Çünkü bazı duygular yaşanırken güzeldir , bazıları ise ancak özlenince dile gelir.