Sinan Akyüz’ün Meyra adlı eseri, Bosna’da yaşanan o büyük trajediyi siyasi dengeleriyle, askeri stratejileriyle ve en önemlisi iliklere işleyen duygusal yoğunluğuyla muazzam bir şekilde resmediyor. Okurken her sahne zihninizde bir film karesi gibi canlanıyor; dökülen her damla kanı, çekilen her acıyı birebir içinizde yaşıyorsunuz. Yazarın görsel anlatım gücü ve tarihi tahlilleri takdire şayan.
Ancak madalyonun diğer yüzünde, bir okur olarak beni derinden düşündüren ve ruhu yaralayan bir "temsil" sorunu var.
Teslimiyet mi, İsyan mı?
Kitabın geneline yayılan "isyan dili", Bosna halkının kimliğini oluşturan en temel değerle, yani İslam’ın özü olan "teslimiyet" kavramıyla ciddi bir tenakuz (çelişki) oluşturuyor. Bilindiği üzere "İslam", Arapça s-l-m kökünden türeyen; Allah’ın emir ve yasaklarına gönüllü bir boyun eğişi, O’nun hükmüne rıza göstermeyi ifade eden bir dindir.
Kitapta ise garip bir tezat göze çarpıyor: Kendi batıl inançlarını kutsallaştıran Çetniklerin karşısında; sürekli kaderi lanetleyen, yaratıcıyı sorgulayan ve isyan bayrağını indirmeyen Müslüman karakterler görüyoruz. Özellikle Samir gibi karakterlerin "Allah bize nasıl yardımcı olacak? Gözlerini kan bürümüş Çetniklerin ellerindeki silahları mı toplayacak?" şeklindeki çıkışları, savaş psikolojisinin ötesinde, sanki köksüz bir inançsızlık gibi yansıtılmış.
Şehadet: Bir Onur mu, Yoksa "Alçakça" Bir Son mu?
Beni en çok yaralayan noktalardan biri de karakterlerin ölüme bakış açısı oldu. Şeref ve izzet sahibi her Müslüman için şehadet, ulaşılabilecek en yüce makamdır. Ancak kitaptaki kahramanların bu kutlu makamı arzulamak yerine, tam o mertebeye erecekleri sırada:
"Böyle alçakça ölmek ne kadar acı" (syf. 554)
"Lanet olsun böyle zalim, acımasız kadere. Hâlâ süründürüyor, öldürmüyor."
gibi ifadeler