"Senin ruhun kanatsız bir kuşa benziyor. Bütün hevesi uçmak. Çırpınıyor, çırpınıyor, vücudunun parmaklıklarına kendini vura vura yorgun düşüyor. Uçmak, hiçbir yere bağlı olmamak. Fakat vücuduna bağlı evvela. Nâfile, nâfile çırpınış. Bunu kendi de biliyor da gene çırpınıyor."
"Ben parayı seviyor muyum? O kadar değil. Satın alınan güzelliklerin çoğu sahte. Sahte degil, çirkin. Altın mı daha güzel, kırdaki papatya mı? En hakiki güzellikler bedava. Ben bunu penceremin önünde öğrendim. Bir milyon lira, sabahleyin gökten denize sarkan bir parıltının güzelliğini yaratamaz. Para varsa iyi, yoksa onu aramak kadar çirkin bir şey tasavvur edemiyorum. Degil mi? Fakirlerin bedbahtlıkları bu. Arıyorlar. Aramasınlar."
Zihninde bir kelime alev aldı: "Elbise"; fakat bu kelime, yalnız üstümüze giyilen bir kumaş değil, ruhumuzun üstüne geçirilmiş bir deri gibi bütün ihtiraslarımızı kırıntılarına varıncaya kadar derleyip toplayarak ona estetik bir nizam veren kalıpların sembolüydü.