"Bu sabah bahçede bir şey sormuştum ya sana, unutma sakın."
"Unuttum bile."
"Sana güveniyorum."
"Ah! Ben de bir kendime güvenebilsem."
Onlar çıkıp da kapı kapanınca, ressam kendini divana attı, yüzüne bir acı çöktü.
Basil: "Bu gece gitme tiyatroya, Dorian," dedi. "Yemeğe bende kal."
"Kalamam, Basil."
"Neden?"
"Lord Henry'e söz verdim de ondan."
"Sözüne bağlı kaldın diye senden daha çok hoşlanacak değildir o. Kendisi sözünden döner hep. Yalvarırım sana gitme."
Dorian Gray kahkahayla güldü, başını iki yana salladı.
Basil: "Yalvarıyorum sana!" dedi.
Delikanlı durakladı, Lord Henry'e baktı. Lord Henry, çay masasının başında, onlara alaylı bir gülümsemeyle bakıyordu.
Dorian Gray: "Gitmek zorundayım, Basil," dedi.
Basil Hallward: "Peki," dedi, gitti fincanını tepsiye koydu. "Epey geç oldu, daha giyineceğinize göre, vakit geçirmeseniz iyi edersiniz. Güle güle Harry. Güle güle, Dorian. Yakında gel, görüşelim. Yarın gel."
Delikanlı: "Sizinle tiyatroya gitmek isterim, Lord Henry," dedi.
"Öyleyse gelirsiniz. Sen de gelirsin, değil mi, Basil?"
"Hayır, gelemem. Gelmeyeyim daha iyi. Bir sürü işim var."
"E, peki öyleyse, biz ikimiz gideriz, Bay Gray."
"Hayhay."
Ressam dudağını dişledi; elinde fincan, yürüdü, resmin başına gitti. Üzgün bir tavırla: "Ben de gerçek Dorian'la baş başa kalırım," dedi.
"Böyle konuşma. Benim hiç senin gibi arkadaşım olmadı, bundan sonra da olmayacak. Maddi şeyleri mi kıskanıyorsun yoksa... sen kionların hepsinden daha değerlisin!"