• Mustafa Kemal, tarih yapan kadar tarih yazan da önemlidir demiştir.. burada yaptığı tarihi yazan bir tarihçi gibidir Gazi paşa.. Savaşı etkileyen olayları anlatırken sanki o günleri Paşa ile birlikte yaşıyormuşuz gibi hissedersiniz.. Ama bu eser de sadece Mustafa Kemal yoktur. Bir çok kahramanı vardır Milli Mucadele'nin ve Mustafa Kemal de Tarih de hakkını verir bu kahramanların..Ruhlari şad olsun...
  • "Gece devriyeleri dudakları ve tırnakları morarmış nöbetçileri, çeneleri birbirine vurur bir halde yatakhaneye getiriyor ve ağır ağır ısıtmaya çalışıyordu. Arkadaşları kollarını bacaklarını ovalamaya başlıyordu hızlı hızlı. Uzun bir çabadan sonra bir ağlama başlıyordu neferde. Önüne geçemediği bir ağlamaydı bu."
    Gerçekten kitabın tamamını öyle etkilenerek okudum ki. Böyle tarihi kitapları okurken geçmişimle, Atamla, askerimle, mehmetçiğimle öyle gurur duyuyorum ki! Çanakkle, Sarıkamış, Milli Mücadele... Diğerlerinin ve hepsinin tek ortak özelliği aynı amaç altında mücadele veren yiğitlerimizin olduğudur. Asırlar geçmiş olsa da aynı azim aynı iman hepsinin yüreğinde var olmuştur. Kitaba gelince Sarıkamış gazisi Gazi Emin efendinin o günleri hatırlamasıyla yazılmış bir öykü. Donarak şehit olan kar kelebeklerini hatırladıkça gözleri dolan bir gazinin öyküsü. Askerin soğukla, yoklukla, Ermeniyle, Rusla mücadelesinin öyküsü. Kısa ama manidar. Okuyun, duygulanın ve gurur duyun.
  • Biz azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklâl ya ölüm!."
  • Yazar milli mücadele döneminde işgal icin İstanbulda bulunan Ingilizlerin ve onlardan etkilenen bazi Istanbullu zenginlerin çarpık ilişkileri ve ahlaki çöküşü uzerinden, Sodom ve Gomore'ye yani helak olan Lut kavmine isaret ediyor. Bu insanlar Kuvayi Milliyeyi küçümseyerek Ingilizlerin himayesine girmeyi kabul etmiş, memleketin icinde bulunduğu durumdan sıyrılıp zevke sefaya kendilerini öyle kaptirmislardi ki; kazanılan başarılara inanamadılar. İsgal bittiğinde ise toplumsal yozlaşma gerçeklesmişti ve eski hayatlarına dönmekte zorlandılar.
    Kitap sanki bir oturuşta yazılmış gibi bir akıcılık içindeydi.
    Konudan konuya, karakterden karaktere geçişlerde hiç kopukluk olmadı bu yüzden kolay okunan bir kitap diyebilirim.
    Döneme ışık tutan bir kitap oldu. Hem konu hem de anlatim bakımından cok zengin bir kitap.
  • Atatürk’ün din görüşünü bizzat onun ağzından alıntılarla aktaran bir kitap . Akabinde Atatürk’ün milli mücadele döneminde din adamlarının desteğini nasıl aldığını , onlarla olan diyalogları ve tabi ki din adamlarınında Atatürk’ün nasıl arkasında durduğu mücadelede büyük rol oynamaları kaynaklarıyla birlikte sunulmuştur .
  • İmparatorluktan Cumhuriyet'e geçişin önderi Atatürk büyük bir devrime soyundu. Ancak "geçiş sürecinin zorunlulukları" ve dönemin uluslararası koşulları" nedeniyle ortaya bir demokrasi çıkmadı.
    "Ebedi Şef'in" 15 yıllık Cumhuriyet iktidarının ardından idareyi yine serbest ve genel seçimsiz devralan İsmet İnönü'nün "Milli Şef" dönemi başladı.
    Bu dönemde de Cumhuriyet'in demokrasi açısından imparatorluktan tek farkı adıydı. Hatta halk, monarşinin gerisine düşen uygulamalara şahit oldu.
    Ancak İnönü, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından "gelmekte olana" direnmeme basireti gösterdi. 1946'da, her ne kadar "Açık oy gizli sayım" ilkesi uygulansa da Cumhuriyet'i sandığa götürdü...
    Dört yıl sonra yapılan ve ilkine göre daha "serbest" olan seçimde de iktidarı halkın seçilmiş temsilcilerine devretti.
    Menderes 10 yıl ülkeyi yönetti. Ta ki askeri ve sivil bürokrasi, iktidar seçiminin halka bırakılması halinde bir daha asla ülkeyi yönetemeyeceklerini anlayana kadar...
    Yanlarına akademiyi, yargıyı, basını ve "solcu" öğrenci gruplarını alan cunta, 27 Mayıs 1960'ta ABD desteğiyle halkın iktidarına el koydu.

    ***
    Malum, süngüyle iktidarı almak mümkündü ancak süngünün üstünde oturulmuyordu.
    O halde el mecbur yapılacak seçimlerde, halkın yerli elitlerin ve dost emperyalistlerin istemediklerini seçmesi ihtimaline karşı yapısal tedbirler alınmalıydı.
    Mesela, halkın "inadına" seçtiği sivil siyasi temsilcilerin icraatlarına "yerindelik denetimi" gibi kılıflarla engel olacak bir yargı kurumu...
    "Devletin ideolojik aygıtı" olarak örgütlenmiş akademi, sendikalar, dernekler ve hatta devrimci bir sokak muhalefeti...
    Başardılar...
    İmparatorluktan Cumhuriyet'e geçişin 37. yılında "ikinci Cumhuriyet" diye kutladıkları bu ara dönem yıllarca sürdü...
    Türkiye on yıllar sürecek istikrarsızlık, ekonomik kriz, terör, darbe ve az gelişmişlik girdabının içinde debelendi durdu.
    ***
    Nihayet, Türkiye'nin Cumhuriyet'e geçiş çırpınışı bitti bitiyor...
    16 yıllık iktidarında Türkiye'yi bu fasit daireden çıkartmak için mücadele eden Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yüzdü yüzdü kuyruğuna geldi.
    Bugün de yemin ederek, seçildiği birinci Türkiye Cumhurbaşkanı görevine başlayacak.
    İktidarını rahat rahat aldığı halde değiştirme cesareti gösterdiği eski sistemi bütünüyle tarihin tozlu raflarına kaldıracak.
    Halkın sandıkta seçtiği siyasi temsilcileriyle kendini yönetme hakkını, yani "Cumhuriyet erdemini" kurumsallaştıracak.
    Umudumuzu artıransa, Türkiye Cumhurbaşkanı'nın bu dönüşüm sürecine halkın yaşayan, kolektif aklını dahil etmesi. Zira Türkiye siyaseti bu haftadan itibaren, bürokrasi mekanizmalarının dışındaki yüzlerce sivil, yeni yepyeni isimle tanışacak!
    Yalnızca Türkiye'de değil Türkiye'yi yaşayan, geleceği burada, değişimde, bağımsızlıkta gören hiçbir yurttaşın bu başarıya ortak olması için engel yok... Tabii ki son yargımız olmuş önyargılarımız dışında.
  • Atatürk, köylünün sorunlarını biliyordu. Milli Mücadele'den sonra özellikle tarım ve köylünün sorunları üzerinde önemle durdu. Büyük Millet Meclisi'nde 1 Mart 1922' de yaptığı konuşmada
    şöyle dedi:

    "Türkiye'nin sahibi hakikisi ve efendisi, hakiki müstahsil olan köylülerdir. O halde, herkesten daha çok refah, saadet ve servete müstahak ve elyak (en layık) olan köylüdür. Binaenaleyh Hükümetimizin siyaset-i iktisadiyesi bu gaye-i asliyeyi istihsale matuftur . . . "
    Soner Yalçın
    Sayfa 357 - Kırmızı Kedi Yayınevi