Şükrü Erbaş.. Her dilden, her dinden insanın yüreğine hitap eden bir aydınlık insan..
Burak Abatay çok güzel anlatmış onun şiirlerini,
"Erbaş’ın şiirinde oldum olası hep yalnızlığı görmüşüzdür. Çoklukla köşeye sinmiş bir çocuğun gri renkte maceralarına benzer. Coğrafyaların terk edilişleri de vardır Erbaş’ın dizelerinde. İsyan ve özgürlük Erbaş’ın kalemindedir. Sevgi ve aşk geçtiği yollardır. Umut sofrasındadır, oturanını bekler. Yaşamsa Erbaş’ın gönlündeki çeşmelerdir. Susayan için damlaları kederden geçen bir çeşme..."
Bu kitap da baştan sona yalnızlık kokuyor..
“Yalnızlık, ah o canımızla çerçeveli kapımız, penceremiz. Ey anıların dalsız gölgesiz günbatımı.. bilmem ki bir gün açılır mısınız zamanın gök bahçelerine."
Biz o umut sofrasından payımıza düşen umuttan da hüzünden de nasibimizi alıyoruz ve kalkıyoruz sofradan ya da sadece öyle sanıyoruz çünkü devam ediyor içimizde kitaptan arta kalan bir şeyler; her şey yaşlanıyor, geceler kararıyor, babalar ölüyor, toprak biraz daha büyüyor, anneler dualarını tanrısına teslim ediyor, ağlıyor biri ve bir çocuk gözyaşlarını silmek için uzatıyor ellerini..
Herkes susuyor...
Ölüm rüzgarı geliyor, Hatice gidiyor, zaman hüzünleniyor. Onun boşluğu diz çökmüş pencereler içinden bize açılıyor..
Ölüm susuyor...
"İnsanın yalnız ağlaması ne kadar acıymış.
Sen evden çıktın ya, kırk beş yıl çıkmıyor işte..."
Sonra kelimeler delirip türkü oluyor, Tanrının olmadığı zamanlara uzanan kirpikleriyle biri avuçlarımın içinden öpüyor..
Sessizlik büyüyor, büyüyor...
"Eşikten sadece şiir geçmez. Sen de geçersin. Gider konuşursun. 'Bir şiir ne zaman başlar ne zaman biter; bir kitap ne zaman; nasıl karar verirsiniz?'"
Ve işte yalnızlıkla başlayan şiirler yalnızlıkla bitiyor..
"Ey özlenen zamanla şimdiki zaman arasında çırpınan yeryüzü..