Eski bir Yahudi öyküsünde de geçen bir çelişki bu: Oğluna olabilecek en iyi eğitimi vermek isteyen tanrıtanımaz bir baba onu Cizvitlerin okuluna gönderir; çocuk, kökenlerine karşın, din dersine girmek zorundadır ve bu derslerde kendisine Katolik Teslis dogması öğretilir; eve döndüğünde, babasına gerçekten "üç tanrı" mı var, diye sorar. Babası kaşlarını çatar: "Oğlum bak beni iyi dinle! Sadece tek bir Tanrı var ve biz ona inanmıyoruz!"
Bu yüzyıl daha genç ama daha şimdiden insanların bu yüzyılda dinle yollarını yitirebilecekleri biliniyor, tıpkı onsuz da yollarını yitirebilecekleri gibi.
Gazete yığınına işaret ederek "Hangisine inanacağız?" diye sormuştum ona bir gün. Gazetesinden başını kaldırmadan, bana şöyle yanıt vermişti: "Hiçbirine ve hepsine. Hiçbiri sana bütün gerçeği aktarmaz ama her biri kendi gerçeğini yansıtır. Hepsini okursan eğer ve ayırt etme becerisine sahipsen, işin özünü anlarsın."
Söz konusu olan, günbegün daha da dünyaya açılan hızlı maddi gelişimimiz ile dünyaya açılımın trajik sonuçlarını doğuran manevi anlamdaki aşırı yavaş gelişimimiz arasındaki uçurumdur.