"Halil İbrahim evlerimizden, kilerlerimizden Tanrı korusun hiç eksik olmamıştır. O, aynı zamanda analarımızın rahminin de bereketiydi. Her birimizin onun bet ve bereketinin birer ürünü olduğunu nasıl unutabilirdik ki..."
(...)
Anam ne edip ettiyse, nasıl becerdiyse becerdi, pirinç taneleri içerisinde, buğday, mercimek, yarma, nohut, bulgur, fasulye torbaları içinde, Halil İbrahim bereketini de İstanbul'a taşımaya çalıştı. Getirdiğini de zannetti. Anam yanılmıştı. Bizim Anadolulu Halil İbrahim yeni evimizin küflü bodrum katına ayak uyduramadı. Kilerlere, büyük, kocaman göbekli küplere sığmayan Halil İbrahim küçücük, plastik kavanozlarda yaşayabilir miydi?
Yaşayamadı. Kalkıp göç eyledi yeni evimizden."
Dünyanın dört bucağında olduğu gibi, Diyarbakır'da da kadınlarımızın erkek doğurmaları için geçerli özel bir formül yoktu. Ayrıca şunu belirtmekte fayda var, Diyarbakır'ın göklerinde genellikle Büyükayı ve Küçükayı takımyıldızları arasında gezinen ulu Tanrımız, aynı zamanda kadınlarımızın rahminin de planlayıcısıydı. Doğan her çocuğun cinsiyeti O'nun yüce buyruğu ve isteği doğrultusunda belirlenirdi. Her ne kadar kadınlarımızın dilek ve ricasına dayanamayıp, elçilik göreviyle, "Tanrım, yüce be ulu Tanrım, her şeyi yaratan, her şeye kadir olan sen, günahkar kullarını affeyle ve kadınlarımıza acı, onlara erkek evlat ihsan eyle, onları 'yüz karaları'ndan esirge! Çünkü sen büyüksün..." gibi laflarla papaz Arsen de devreye girer ve kendince Tanrı'nın anlayacağı lisanda göklere seslenirdi, ama Tanrı'nın bu tür yakarmalara karnı toktu. O bildiğini okurdu
"Uso'nun bitip tükenmek bilmeyen çan seslerine, yakındaki Şeyh Matar Camii'nin müezzini de "ya sabır, ya sabır" diyerek katlanıyor, sonunda o da görevini hatırlayıp, tarihi Dört Ayaklı Minare'den sesleniyordu:
'Allahu ekber, Allahu ekber!'
'Ding-dong, ding-dong!'
'Allahu!'
'Ding!'
'Ekber!'
'Dong!'
"Meryem'i götürüp gömdüler kızının mezarının yanı başına. Altı ay önce doğurduğu kızının yanına. Birazcık gözyaşı, birazcık günlük kokusu ve papaz Arsen'in bolca dualarıyla..."