Yoldaki her şeyi ilk kez görüyor gibiydim. Dikkatle ve uzunca, yanımdan geçip giden arabalara, evlere, ağaçlara baktım. Yol, insanın araf duygusunu en çok hissettiği yer sanırım.; bir yerden bir yere giderken aslında hiçbir yerde olamamak halini yaşıyorum. İki mekan arasındaki hiçlik. İki hal arasındaki yokluk. İki menzil arasındaki zaman boşluğu.
Bu saçma sapan karşılaşmaların içinde olmaktan ne kadar kaçarsam o kadar yakalanıyorum. Yaşamak, insanın ömrü boyunca kaçmaya çalıştıklarına tek tek yakalanma tecrübesidir. Bazılarından biraz daha uzun bir süre kaçabiliyoruz ama er ya da geç yakalanıyoruz. Yaşlanmak, artık kaçma teşebbüsünde bulunamayacak kadar yorulmak demektir. Gençler kaçarlar, yaşlılar beklerler; mukadder olan nerede olursak olalım gelip bizi buluyor. Onca kaçış denemesine rağmen buradayım; bütün çabalarıma rağmen, tam da unuttum dediğim anda.
Eskiden, ben de o insanın bir parçasıydım. Vücudumda yanık izleri hala var ama üzerinden çok zaman geçtiğinden artık bir şey hissetmiyorum. O rahimden, dünya denen pislik çukuruna yuvarlandım. Dünyaya düşünce çıplaklığımı fark ettim ve üzerime yalandan, riyadan, kibirden bir elbise yaptım. Dünyaya düşünce nefsim ruhumu öldürdü ve kindar bir kargadan görüp öğrendiği gibi şehrin günahkar odalarından birine gömdü. Şimdi cennetin nasıl bir yer olduğunu hatırlamaya çalışıyorum ama hafızamda oraya dair tek bir iz bile yok.
Önce düşünüp sonra karar vermek yerine, önce karar verip sonra düşünmek alışkanlığından kurtulamıyorum. Aklım başıma geldiğinde pek çok şey için geri dönemez durumda oluyorum.