İnsanın bir şeye bağlanması çok kolay değil. Bağlandığın andan itibaren nereye gideceğini sen değil, bağlılıkların belirliyor. Kendini zincirleyip sonra da anahtarı yutmak gibi bir şey.
Çaresizlikten yapılan şeylerin masumiyetini sorgulamanın bir anlamı yok. Dünyanın en alçak şeylerinden birini yapsanız da, çaresizliğin doğurduğu masumiyet bir iç sızısı olarak alttan alta merhameti çağırır. Benim yaptıklarıma dair böyle bir masumiyet karinesi bulmak imkansızdı ve hatta gayet bilinçli tercihlere dayanıyordu; bilerek, isteyerek, çaba sarf ederek yaptığım şeylerdi.
İnanmış bir adamın en az umursadığı şey meselenin sonunda ne olacağıdır. İnanmış adamlara özgü bir sadakatle bildiğinin peşinden gidiyor. Aklı ona bambaşka şeyler söylüyor; yaptığı şeyin koca bir yalandan ibaret olduğunu, bir yanılgının peşinden gittiğini, yolunu kaybedeceğini anlatıyor ama o aklının bildiğini, gözünün gördüğünü, kulağının işittiğini bir kenara fırlatıp ille de kalbinin söylediğini dinliyor. Gördüğüne, düşündüğüne, işittiğine yalan deyip kalbinden geçene iman ediyor. Kendisi için hiçbir gerekçe, ikna edici bir sebep, ucundan tutup yürüyeceği bir gerçeklik duygusu aramıyor.
Bunlar romanlarda olur; yazar oturur hayal gücünü zorlar, oradan alır buradan getirir, ne yapar eder bu beş kişiyi yan yana getirir. Romanlarda olur fakat saçma olduğunu düşünürüz. Oysa gerçek hayat romanlardan daha kurgusal. Gerçeğini anlatsan insanlar sana güler.
Sabah uzunca bir süredir hiç duymadığım ev sesleriyle uyandım. Mutfaktan gelen sesler. Evde birilerinin sahici bir hayat sürdürdüğünü anlatan sesler. İnsanın tek başına yaşarken çıkartamadığı yaşam sesleri. Yalnızlık, insanı ve evi sessizleştiriyor. Hayatı da. Dışarıdan gelen hiçbir gürültünün şiddeti, yalnızlığın uçsuz bucaksız sessizliğini bozmaya yetmiyor. Annem benim için mutfaktan gelen tabak çanak sesleridir; mutfaktaki su sesi, pencereyi açma sesi, namaz kılarken duyulan fısıltı sesidir. Ev sesleri annemdir, annem biraz da ev sesleridir.