Faşizmin şiddeti, savaşla travmatize olmuş Avrupalı toplumların acımasızlaşmasının bir ürünüdür. Bugün benzer bir fenomeni Arap dünyasında bulabiliyoruz: Irak ve Afganistan yirmi yıl süren kalıcı savaşlarla harap oldu. Bir de Irak ile İran arasındaki fazlasıyla ölümcül savaşı da düşünürsek, Irak için otuz yıl bile diyebiliriz!
Biopolitik iktidar, aygıtları ile toprakları ve nüfusları, yasal-siyasi kategoriler olarak değil canlı bedenler olarak görülen ulusları yönetmek ve kontrol etmek için gelir.
Aynı zamanda, geleneksel milliyetçi söylem artık Batılı kamusal alana giremez oldu çünkü şimdi herkes küreselleşmiş dünyayı tecrübe ediyor. Bu nedenle, milliyetçiliğin ekseni retorik olarak, geleneksel anlamda ulustan, ulusal kimliğe kaydı. Ulus, bugün artık kimliğe göre yeniden formüle ediliyor ve bu değişim, büyük ölçüde bütün sağı ilgilendiriyor.
Yirminci yüzyıl, ideolojik zemine, toplumsal tabana, milli yapıya dayanan ve sivil toplumda kökleri bulunan büyük kitle partilerine sahipti ama artık bunlar yok. Siyasi partilerin artık ideologlara ihtiyacı kalmadı.
Milli egemenliğin restorasyonunu, ekonomik korumacılığın biçimlerini benimsemeyi ve tehdit edilen "milli kimliği" savunmayı talep ediyor. Siyasetin itibarının sarsılması karşısında, halk ile lider, ulus ile lider arasındaki füzyonal ilişkide olabilecek herhangi bir kolektif müzakereyi iptal eden halk oylaması demokrasisi modelini destekliyor.