Nerede mutlak otorite varsa orada konuşmanın sabote edilmesi söz konusudur. Nerede dogma varsa orada tamamlanmamış deney vardır. Kendi kendini suçlama söz konusu olduğunda durum daima bundan daha karmaşıktır. Merhametsizlik korkaklıktır.
Bilinçsizce de olsa durmaksızın kendi karakterimizi kötürümleştirir ve deforme ederiz. Aslında bu içsel şiddet o kadar amansızdır ki, o olmadığında neye benzeyeceğimize dair hiç fikrimiz yoktur. Kendimize dair neredeyse hiçbir şey bilmeyiz çünkü kendimizi görme şansımız olmadan yargılarız. Ya da başka bir deyişle, kendimizi yargılamaya muktedir gördüğümüz şeyi yargılarız sadece. Yargılanamayan taraflar görülmez de. Onaylama ya da kınamaya maruz kalmayan diğer tüm şeylere ne olur peki?
İnsanlardan nefret etme tarzımız onları sevme tarzımıza bağımlıdır ve tam tersi de geçerlidir. Ve bu çelişkili duyguların "ortak kaynağımız" olduğunu düşünürsek, yaptığımız her şeye girerler. Her şeyi onlar vasıtasıyla yaparız.
Freud'un bakış açısına göre bizler her şeyden önce çift değerli hayvanlarız: Nefret ettiğimiz ne varsa severiz, sevdiğimiz ne varsa nefret ederiz. Şayet biri bizi memnun edebiliyorsa aynı zamanda hüsrana da uğratır ve biri bizi hüsrana uğratabiliyorsa aynı zamanda bizi memnun da edebileceğine inanırız. Hüsrana uğratıldığımızda veya ne kadar dolambaçlı yollardan olsa da hüsranımızı açıklamaya çalışırken eleştirir, daha memnun olduğumuzda överiz ve tam tersi.