Ahdiatik mitolojisiyle yetiştirildiğimiz için, “idil”in tıpkı cennetin anısı gibi bizde kalan bir şey olduğunu söyleyebiliriz. Cenneteki yaşam bilinmeyene doğru giden düz bir çizgiyi izlemek gibi bir şey değildi; bir serüven değildi. Tanıdığımız, bildiğimiz nesneler arasında bir çemberin içinde dönüp durdurdu. Tekdüzeliği mutluluk üretirdi, sıkıntı değil.
Devletin taşrada gücünü kaybetmesi belki de hiç kimsenin oraya yerleşmek istemeyişindendi. Toprağına sahip olmayan ve artık sadece toprağı işleyen işçi durumundaki çiftçi ne yöreye ne de işine bağlanır; kaybedecek, korkacak bir şeyi yoktur.
Bok, kötülükten daha zor, daha uğraştırıcı bir teolojik sorundur. Tanrı, insana özgürlük verdiğine göre, gerekirse, insanın işlediği suçların sorumlusunun O olmadığını kabul edebiliriz. Oysa bokun sorumluluğu tümüyle O’nun, insanın Yaratıcı’sınındır.
Eğer itilmişlik ve ayrıcalık aynı kapıya çıkıyorsa, eğer yüce ile değersiz arasında bir fark yoksa, eğer Tanrı’nın Oğlu bok yüzünden yargılanıyorsa, insan varoluş boyutlarını kaybeder ve dayanılmaz ölçüde hafifler.