Taschen sanat dizisine başlayalı birkaç ay oldu ve “Rönesans” ile beraber en sevdiğim kitap oldu Jeremy Levinson’ın yazdığı “Moore”. Henry Moore, 1898’de Yorkshire’da dünyaya geldi. Sanata girişi, akıl hocası Jacob Epstein ile oldu. Sanatçı, genel anlamda Colomb öncesi, gotik sanat ve Afrika ilkel sanatındam etkilenmiş. Aslında, bu birçok sanatçının yaşadığı bir durum -örnek vermek gerekirse Modigliani- ve icraatını o yönde sürdürmüş.
I. Dünya Savaşı’nda cephelerde bizzat savaş Moore, savaş psikolojisinin kendisi üzerindeki etkilerinin farkına çok geç vardı. Sonrada bu etkilenme, heykellerinde görünür hâle geldi. Moore, kadın figürleri ve etkileşimleri konusunda; Picasso, Renoir ve Cezanne’dan oldukça faydalanıp kullandı. Heykellerinin asıl üslubunu bulana değin tarz değişikliğine gitti. En çok etkilendiği isim ise “Michelangelo” oldu. İtalya gezisinde etkilendiği başka isimler oldu. Kitabın en sevdiğim yönlerinden biri, eleştirmenlerce, Moore’un kutsal yaşam hayranlığı, D. H. Lawrence’ın “Oğullar ve Sevgililer” eserindeki Paul Moran’in hayatına benzerliği oldu bence. Kitap, salt sanat tarihi ve resim bilgisi üzerine değil, edebiyat, felsefe, psikoloji yönlerinin toplumsal gelişimi üzerine incelemeler sunmasıyla diğer eserlerden ayrılıyor. Moore, aynı zamanda doğayı olabildiğince koruma güdüsüne sahip birisi olduğundan, mermerleri oldukça az şekilde yontarak şekil vermiş. Keskin çizgilere ve Viktoryen dönem sanatını eleştirmek adına, heykellerini pürüzlü bırakmış, kaygan zemine karşı çıkmış. Son olarak, sanatçı yapıtlarının kutsal alan mimari alanlarda sergilenmesi istediğini söylese de, Moore’un yarattıkları kent merkezlerini süslemiştir.