"bir kadın eğer kurmaca yazacaksa, parası ve kendine ait bir odası olmalıdır."
çok sevdiğim, tekrar tekrar okuduğum, belki en fazla yerini işaretlediğim kitap oldu. sade, akıcı, doğal bir dille yazılmış, biyografi gibi bir roman neredeyse. her yazan şey daha önce hiç farkında olmadan benim de aklımda olan şeylerdi. hatta bazı bölümlerde "evet, benim anlatmak istediğim buydu!" dediğim çok oldu. herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum. eskiden beri kadınlara nasıl davranılmış, tiyatrolarda vs kadınlar farklı şekilde portrelendiği, romantize edildikleri halde gerçek ne denli farklıymış. size farklı yönlerden bakış açıları kazandıracak naif bir eser. zamanında kadınlara bırakın kendine ait bir odayı, yaşamak istediği yeri bile seçme hakkı tanınmamışken bazı "insan" ların "ee, yapsaydınız??" "peki niye bunu yapan kadınlar yok bakın hepsi erkek!" demesi safsatadan ibaret. zamanında kadınlar ağızlarını açıp tek kelime etse cadı diye yakıyorlardı insanlar. yanarak ölürse diyorlardı ki "aa öldü, demek ki cadı değilmiş." neyse çok fazla konudan saptım ama bu konuya değinmek istedim.
cinsiyet gözetmeksizin okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum, az önce de bahsettiğim gibi dili akıcı ve yalın dolayısı ile zorluk çekmeyeceğinizi umuyorum.
" üniversitenin idare amiri de olsanız beni çimenlerde çıkarmanıza izin vermiyorum. isterseniz kitaplıklarınıza kilit vurun; ama zihnimin özgürlüğüne vurabileceğiniz ne bir kilit var ne de sürgü, ne de kapatabileceğiniz bir kapı."
iyi okumalar.
bir sonuca varmadan dağılan binlerce konuşmanın acısı çöktü içine. ölü doğduğu için, kimsenin içine işlemediği için hemen unutulan binlerce sözün ağırlığını duydu. bilge beni ne yapsın? ben kendimi ne yapacağımı bilmiyorum ki.
"o zaman daha evliydim. bazı güçlüklerim vardı. konuşmakla geçeceğini sanıyordum. seni aradım." canım. seni görmek istiyordum kısacası. insan görmekle bile bazı şeylerin ağırlığına dayanabilir, avunabilir, hayal kurmaya devam edebilir. sen anlamazsın tabii. anlamak için, insanın bazı eksik yönleri olmalı.