insanla insanı bağlayan yegane şey sevmekten başkası değildi; ne olursa olsun, bir insanı eskimeyen durduğu yerde kıymetlenen, olanı biteni unutturan bir sevgiyle sevebilmek varabileceğin en üst mertebesiydi bu işlerin. gölün dibine çökmeyen, bilakis çamurlu suyun yüzeyinde bembeyaz açmış bir nilüfer çiçeği hibi duruyordu sevgi gülsüm’le aramızda. gülsüm beni doğurmayan annemdi. bu dünyadan kaçıp saklandığım ağaç kovuğum.
ölüm sessizliği çok genç buldu onu. karı koca olamadık. gerçek dost da olamadık. bir kitapta okumuş bir filmde izlemiş gibiyim beraberliğimizi. bir konserde dinlemiş gibiyim
leyla gittikten sonra nedense annemin isteklerini kaç kere “biraz sonra” diye ertelediğimi düşündüm. bütün çocukların büyüklerde bir tür ölümsüzlüğe inandığını, o yüzden onların en ufak isteklerini bile “nasılsa sonsuz zaman var” gerekçesiyle yerine getirmediğini.
acaba bizler; yara almadığımıza, güçlü olduğumuza bu kadar inanan çocuklarımızın bir gün biz yok olduğumuzda duyacakları boşluğu nasıl hafifletebiliriz?