Bismillah.
Belli vakitlerin şairleri de şiirleri de belli vakitleri aşar. Onların satırları tüm vakitler için yazılmıştır. Zaman ve mekandan münezzeh olan Allah adına yazarlar çünkü.
Sezai Karakoç, tüm vakitlerin şairlerinden.
Monna Rosa, çok tanıdık biri. Aramızdan biri. Belki sen, belki ben.
Monna Rosa, şairin kalbi.
Kitabı okuduktan sonra Üstad'a da bir Fatiha okuyalım.
Vesselam.
Evet muhteşem bir kitabın daha sonra geldik çok beğendiğim şiirler oldu.
Bazen kendimi sorguluyorum bu zamana kadar neden şiir okumadım diye ama şimdi de pek geç kalkış sayılmam iyi ki şiirler var ve iyi ki yazarlarımız varlar.
...
Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar,
Işıksız ruhumu sallar da durur.
Zambaklar en ıssız yerlerde açar.
Ellerin, ellerin ve parmakların
Bir nar çiçeğini eziyor gibi.
Ellerinden belli olur bir kadın,
Denizin dibinde geziyor gibi.
Ellerin, ellerin ve parmakların.
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona.
Saat onikidir söndü lambalar
Uyu da turnalar girsin rüyana,
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar.
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona.
Akşamları gelir incir kuşları,
Konarlar bahçemin incirlerine.
Kiminin rengi ak kiminin sarı.
Ah beni vursalar bir kuş yerine.
Akşamları gelir incir kuşları.
Ki ben Mona Rosa bulurum seni
İncir kuşlarının bakışlarında.
Hayatla doldurur bu boş yelkeni.
O masum bakışların su kenarında.
Ki ben Mona Rosa bulurum seni.
...
Yine derin yine ağrılı , yine kararsız kararlılıkla, karanlığın aydınlık satırları .
"Monna Rosa, siyah güller, ak güller, Gülcenin gülleri ve beyaz yatak."
Dünya ve Türk edebiyatında, şairlerin henüz yirmili yaşlarının başındayken veya daha da gençken kaleme aldıkları, onların edebi rüştünü ispatlayan pek çok başyapıt bulunmakta. Sezai Karakoç'a geçmeden önce bu vesile ile birkaç şairden daha bahsetmek istiyorum.
Örneğin; Fransız edebiyatının harika çocuğu Arthur Rimbaud, o ünlü 'Sarhoş Gemi' şiirini kaleme aldığında henüz 17 yaşındaydı (1871). Denizleri hiç görmemiş olmasına rağmen, dalgalarla boğuşan bir geminin ağzından yazdığı bu şiir, sembolist şiirin zirvelerinden biri kabul edilir. Rimbaud, tüm önemli eserlerini 21 yaşına kadar yazmış ve sonrasında şiiri tamamen bırakmıştı.
Biraz daha yukarıda, İngiltere tarafında ise Romantizmin en büyük isimlerinden John Keats, 'Bülbüle Övgü' adlı ölümsüz eserini yazdığında sadece 23 yaşındaydı. Hastalık ve ölüm düşüncesiyle boğuştuğu bu dönemde, doğanın güzelliği ve sanatın kalıcılığı üzerine yazdığı bu şiirden kısa bir süre sonra, 26 yaşında hayata veda etmişti.
Türk edebiyatında ise şair kimliğini daha genç yaşında kazanan üç isim var, bunlardan ilki #İsmet Özel. Özellikle henüz 22 yaşında 'Kan Kalesi' gibi bir şiiri kaleme alması, başlıktaki yazıyı doğrular nitelikte.
Bir diğer isim ise Necip Fazıl Kısakürek. Türk şiirinin mihenk taşlarından olan 'Kaldırımlar', Necip Fazıl tarafından Paris dönüşü, 23-24 yaşlarındayken (1927) kaleme almıştı. Büyükşehrin boğuculuğu, yalnızlık ve insanın içsel bunalımını sarsıcı bir ritimle anlatan bu şiir, şairin yıllarca "Kaldırımlar Şairi" olarak anılmasını sağlamıştı.
Ve son olarak; Sezai Karakoç.
Türk edebiyatının en ikonik aşk şiirlerinden biri olan "Monna Rosa"yı kaleme aldığında 19 yaşındaydı. 1933 doğumlu olan şair, şiiri 1952 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde (Mülkiye) öğrenciyken yazmış ve şiir ilk olarak Mülkiye
Sezai Karakoç’un gençlik döneminde kaleme aldığı şiirlerin derlemesi olan Monna Rosa – Şiirler 1, kısa sayfa sayısına rağmen (48 sayfa) okurda derin bir iz bırakıyor. Bu kitap, sadece birkaç şiirin toplamı değil; benim için bir duygu ve düşünce yolculuğu oldu. Karakoç’un dili sade gibi görünse de satırların arasına sakladığı hisler öyle bir yoğunlukta ki, her okunuşta farklı bir yanını keşfetmek mümkün. Birkaç satırda aşkın hem varoluşunu hem de yokluğunu hissettiriyor; Monna Rosa adeta hem bir kadın hem de okurun kendi içindeki sevdayı temsil ediyor gibi.
Kitaptaki Monna Rosa şiiri, pek çok kişinin de söylediği gibi belki de Türk edebiyatının en kalıcı aşk dizelerinden birini barındırıyor: “Monna Rosa, siyah güller, ak güller…” gibi imgeler, okurken sadece gözümüzde değil, yüreğimizde de bir resim iz bırakıyor. Bu şiir basit bir aşk anlatısı değil; daha çok yaşanamayan, ama kelimelere dökülmekle birlikte bambaşka bir boyut kazanan bir sevdayı anlatıyor bana göre. Karakoç’un kelime seçimi ve ritmi, okuru derin bir dinginliğe ve eş zamanlı olarak hafif bir hüzne sürüklüyor.