Peki mutluluk bir şeylere sahip olmakla mı gelir? Yoksa sahip olacak hiç bir şey istememekle mi? belki de doğduğumuz günden itibaren bu öğretilmelidir.
Bir şeylere sahip olma isteğinden arınmak...
İçinde bulunduğunuz kötü duruma karşın başka türlü olamayacağını bundan sonra değişemeyeceğinizi dahası bunun için zamanınız ve inancınız olsa bile değişmeyi istemeyeceğinizi anlamanızın doyumsuz tadıdır bu.
Yaşamlarını ofiste klavye tıkırdatarak geçiren o dalgın, soyutlanmış insanları düşünüyorum. Dedikleri gibi “bağlılar”, peki ama neye? Saniyede bir değişen enformasyona, imaj, sayı, tablo, grafik seline bağlılar. İşten sonraysa doğru metroya veya otobüse giderler, yani hep hıza bağlıdırlar; bu sefer bakışlar telefon ekranına mıhlanır, parmaklar hafifçe de olsa hâlâ hareket hâlindedir, mesajlar, görüntüler akmaya devam eder. Ve daha günü görmeden akşam olur. Sıra televizyondadır, alın size bir ekran daha. Peki bu insanlar hiç toz kaldırmadan, birbirleriyle temas etmeden hangi boyutta, hepsi birbirinin aynı hangi mekanda, yağmurmuş güneşmiş hiçbir şeyin fark etmediği hangi zaman diliminde yaşıyorlar?
Thoreau bir çatıya, duvarlara, bir yatağa ve sandalyelere ihtiyacımız olduğunu kabul eder ama tam olarak hangi çatı, hangi eşyalardır bunlar? Eğer yaldızlı kapı kolları olan çok büyük bir ev istiyorsanız, bunun için senelerce çalışmanız ve hava durumunu ya da gökyüzünün rengini unutmanız gerekir. Böylece kimseye faydası dokunmayacak epey kâr elde edersiniz. Halbuki yalnızca sizi soğuktan koruyacak bir çatıya, sadece üç sandalyeye (birincisi oturmak, İkincisi arkadaşlık, üçüncüsü de topluluk için), bir yatağa ve üstünüze sereceğiniz sağlam bir battaniyeye sahip olmak çok para etmez, çok az emek ister.