Çok uykum gelmişti, Ne yapacağımı bilemediğimde ya da çok büyük duygusal travmalarla karşı karşıta geldiğimde, beraberinde uykum da gelirdi, yalnız koymazdı beni.
Ama en azından artık bildiğim bir şey vardı; kanla, canla, kötülükle tanınıyordu hayat. İnsanın kendisi olarak kalmasına ikan yoku. Benlikler siliniyordu, kişilikler parçalanıyordu. İnsan kendine bile hakim olamıyordu. Kendisine yabancılaşan bireylerin sonsuz yalnızlıklara hüküm sürdüren bedenlere sahip olması da çok olasıydı bu ölçütte. Ve ben hayatım boyunca yalnız, aşksız, amaçsız kalacaktım.
Dönemim de kötü benim zaten. Farklı olma amaçları. Kendini tanıyamayan insanlar. Kendine dürüstlük taslayamayan insanlar, rolünü bile yapamayanlar, rolünü seçemeyenler, kendilerine yüklenen sorumluluk altında ezilenler ve kendilerine empoze edilmiş hayatları sırtlayıp ilerlemeye çalışanlar, takılanlar yarı yollarda ya da erkenden Ölüp Gidenler...
Her annenin yegane arzusuydu zaten, o veya bu sebeple yavrusunu dizinin dibine oturtmak ve mümkünse hiç kalkmasına izin vermeden, yuvasından çıkmış canlı varlığı sonsuza dek izlemek. Ve sıkılmamak bu seyirden, cennete kavuşmuşçasına gözleri.