Savaşmaktan usanmıştı. Çocukluğundaki öğretmenlerinden birinin, Farslı âlim Mir’in öğüdünü hatırladı; bir insanın kendisiyle barışık olabilmesi için herkesle barış içinde olması gerekiyordu. Sulh-ı küll, topyekûn barış. Hiçbir han böyle bir düşünceyi anlayamazdı. Zaten o bir hanlık istemiyordu. Bir ülke istiyordu.
İnsan nefsi bir hükümdardır hükümdar olmasına, ne var ki bir fukara gibi açlık çeker. (...) Hâkimiyeti daima tehlikededir onun, sayısız asinin, örneğin korku, kaygı, yalnızlık ve akıl karışıklığının, tuhaf, tarif edilemez bir gururun ve vahşi, sessiz utancın insafına kalmıştır egemenliği. Nefsin dört bir yanı sırlarla kuşatılmıştır, onu durmaksızın için için yiyen sırlar bir gün krallığını yerle bir eder ve asasını parçalayıp tozun toprağın ortasına atar.