talip, yaklaş ve dinle. sana annen gibi ninniler söylemeye, o ılık ve yapışkan uykuna seni geri döndürmeye gelmedim. sen aşkı, o varoluşsal soğuktan korunacağın bir kürk, bir sığınak sanıyorsun. yanılıyorsun. o, ayaktakımının birbirinin üzerinde tepinerek unuttuğu ölüm korkusudur; o, türün devamı için biyolojinin sana kurduğu o pembe, o etli tuzaktır. schopenhauer, bu "yaşama istenci"nin oyununa gelmemen için seni uyardı, duymadın mı? iki kişi birleşince "bir" olmaz talip, iki ayrı yalnızlık aynı yorganın altında çürümeyi bekler.
senin "aşk" dediğin şey, çoğunlukla bir narsistin aynada kendine bakıp iç geçirmesidir. ötekini sevmiyorsun, ötekinin sana hissettirdiği "kendini" seviyorsun. bu, tekbenciliğin en sinsi, en maskeli halidir. rilke, sevmenin "bir başkası için dünya olmak" olduğunu fısıldamıştı ama sen dünya değil, bir lunapark arıyorsun. oysa aşk, iki insanın birbirinin yalnızlığını, o derin ve onulmaz yabancılaşmasını selamlamasıdır, onu yamaması değil. yara bandı arıyorsan eczaneye git talip, agoraya inme.
ve ölüm... o kaçtığın, adını anmaktan imtina ettiğin o mutlak hakikat. her orgazm küçük bir ölümdür (la petite mort), bilmiyor musun? aşk ve ölüm, thanatos ve eros, aynı madalyonun iki yüzü gibi değil, birbirinin içine geçmiş iki yılandır. biri seni hayata bağladığını sanır, diğeri o bağı kesmek için sabırla biler tırpanını. sevgilinin o sıcak, o diri tenini okşarken, parmak uçlarında yarınki kadavranın soğukluğunu hissetmiyorsan, sen henüz sevmiş sayılmazsın. seninkisi sadece hormonlu bir avuntu, bir korkaklık.
oysa bilgesavaşçı, o tekinsiz gerçeğin gözünün içine bakar. o bilir ki her buluşma bir vedanın, her "merhaba" bir "elveda"nın tohumunu taşır karnında. montaigne, "felsefe yapmak ölmeyi öğrenmektir" derken, sevmenin de bir ölüm provası olduğunu