Guy de Maupassant’ın o huzursuz ruhundan süzülen "Ölümden Acı" (Fort comme la mort), aslında fiziksel bir yok oluştan ziyade, insanın kendi aynasında gördüğü o kaçınılmaz çöküşün, yaşlanmanın ve aşkın el değiştirmesinin trajik bir senfonisidir. Bu kitabı okumak, bir ressamın tuvalindeki renklerin yavaş yavaş solmasına, fırça darbelerinin titremeye başlamasına tanıklık etmek gibidir. Maupassant, bizi Paris’in ışıltılı salonlarından alıp insan kalbinin o en karanlık, en kuytu dehlizlerine, yani "vazgeçilemeyen tutkuların" ve "zamanın acımasızlığına" götürür.
Ressam Olivier Bertin’in şahsında tecelli eden bu hikaye, aslında hepimizin ortak trajedisidir. Bir kadına, Kontes de Guilleroy’a duyulan yirmi yıllık, kökleşmiş ve alışkanlığa dönüşmüş bir aşkın; kadının genç kızında yeniden hayat bulması, hikayeyi melankolik bir girdaba sürükler. Fakat bu bir "sadakatsizlik" hikayesi değildir; bu, insanın kendi gençliğini, yitip giden gücünü ve ellerinden kayıp giden zamanı, sevgilisinin kızının yüzünde beyhude bir çabayla yakalama gayretidir. Maupassant burada kelimeleriyle adeta bir tablo çizer; ama bu tablo neşeyle değil, yaklaşmakta olan bir sonun kurşuni gri tonlarıyla boyanmıştır.
Kitap boyunca sessizce büyüyen o "ölümden de acı" olan şey, mezarın soğukluğu değil, hayattayken maruz kalınan duygusal ölümdür. Bertin, hem sanatında hem de kalbinde bir zirvedeyken, birdenbire yerçekimine yenik düşen bir taş gibi aşağı çekilir. Sevdiği kadının yaşlanışını izlemek kendi yaşlılığıyla yüzleşmektir; onun kızına duyduğu o tarif edilemez, iç kemirici ilgi ise aslında hayatın devam edişine karşı duyulan o çaresiz kıskançlıktır. Maupassant’ın ustalığı tam da buradadır: O, aşkı sadece bir saadet kaynağı olarak değil, insanı içten içe tüketen, onu kendi gururuyla karşı karşıya getiren bir